İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevemez.

Cenap Şahabeddin

– 4 –

Risale-i Nur’un telif edilmeye başlar başlamaz gördüğü rağbeti ilgi çekici kılan bir husus da onun içeriğidir. İlk bakışta, onun içerdiği konularda bir olağanüstülük görülmez. Disiplin olarak Risale-i Nur’un yeri, kelâm ilminin sınırları içine düşer. Fakat tarih boyunca herhangi bir kelâm kitabının, Risale-i Nur Külliyatı ile karşılaştırılmak şöyle dursun, halk kitleleri arasında kayda değer bir okuyucu sayısına ulaştığı görülmemiştir.

Yüzyıllardır beklenen yenilik

Meselâ, Barla’da ilk olarak kaleme alınan risalelerde incelenen konular, âhiret, Besmele, inanan ve inanmayanların bakış açıları arasındaki karşılaştırmalar, tevekkülün tanımı ve kazandırdıkları, namazın önemi, namaz vakitlerinin anlamı, dünya işleri ve ibadetlerimiz, yetenek ve organlarımızın Allah yolunda kullanılması gibi konulardır. Herkesin ilk bakışta tahmin ve takdir edebileceği gibi, bunların hepsi de daha önce binlerce defa işlenmiş konulardır ve üzerlerinde hemen hemen söylenmemiş bir söz bırakılmamıştır.

Ne var ki, Bediüzzaman “Yaz kardeşim” dediği anda, daha evvel binlerce defa işlenmiş bir konu, eski donuk kalıplarından kurtulmakta, ete kemiğe bürünüp canlanmakta, yeni bir kimlik ve tazelikle hayatın tam ortasına yerleşmekteydi. Risaleler böylece birer ikişer telif edilirken, bir yandan sessiz sadasız bir şekilde Risale-i Nur Külliyatı gibi bir eser inşa edilmiş, diğer taraftan da, yine aynı sessizlik içinde, kelâm ilmi, yüzyıllardır beklenen bir inkılâbı yaşamıştır.

IMG_4769-a

 

Kelâm ilminde Kur’ân’ın metodları

Aslında Risale-i Nur’un yaptığı, varlık âlemini olduğu gibi görmek, yahut onu Kur’ân’ın anlattığı gibi anlatmaktan başka birşey değildi. Gerçi o, ilim, irade, kudret, İlâhî sıfatlar, iman esasları, Kur’ân’ın i’câzı, Peygamberin doğruluğu gibi, bir kısmı son derece ağır ve muğlâk ilmî meseleleri ele alıyordu; fakat bunu, hiçbir zaman, kürsüdeki çatık kaşlı bir hocanın ciddiyetiyle yapmıyordu. Güleryüzlü bir kelâmdı Risale-i Nur’un yöntemi — tıpkı Kur’ân’ınki gibi. Ama biz Kur’ân’ın güleryüzlü seslenişine de nice zamandır hasret kalmış, onu da kendimiz gibi çatık kaşlı zanneder olmuştuk.

Oysa Kur’ân, daha kapağını açar açmaz insana Rabbini rahmetiyle tanıtmaya başlıyor, sonra da onun başkaca isimlerini değil, sadece Rahmân ve Rahîm isimlerini bütün sûrelerin başında bize hatırlatıyordu. Kur’ân’ın kendisi de yine “inananlar için bir rahmet” idi. Kur’ân’ı getiren ise, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ve Kur’ân, sürekli olarak bize etrafımızdaki varlıkları gösteriyor, içinde yaşadığımız kâinatı anlatıyor, göklerde ve yerde sergilenen rahmet eserlerine dikkatlerimizi yöneltiyordu. Fakat biz kâinat kitabını okumasını da unutmuştuk.

Rahmet neş’esini taşıyan satırlar

Bediüzzaman’ın sözleri, hayli zamandır özlenen şeylerden haberler taşıyordu. İnsanlar hangi mektubu okumaya başlasa, daha ilk satırlarından itibaren, herşeyi kuşatan bir rahmetin kokusunu hissediyordu. Kâinatın tebessümü, rahmetin neş’esi, muhabbetin sıcaklığı vardı yazılanlarda. Ve ruhlar, bütün bunları hemen hissediyor, hissettiği gibi de ona tutuluyordu.

Görünüşe bakılırsa, bütün bunlar pek kolay olup bitiyordu. Bediüzzaman, Barla’nın dağlarında veya bahçelerinde iken birden “Yaz kardeşim” deyiveriyor, yanındaki kâtip kalem ve kâğıdını çıkardığı gibi bir risale telif edilmeye başlıyor, başladığı gibi de oracıkta iş bitiyordu. Oysa bütün bunların gerisinde, yarım asırlık bir ömrün her dakikasını dolduran çileli bir arayış vardı.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here