Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
M.Ü. İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

Giriş

“Emiru’l-mü’minin fi’l-hadis” unvanına sahip olan İmam el-Buhârî (v. 256) Müslümanların inanç, yaşayış sağlığı ve sürekliliği için gerekli olan ya da tehlike arzeden ve bu sebeple de fevkalâde dikkat isteyen imânî, fikrî-kültürel ve sosyal hemen her noktayı Sahih’inin Kitâbu’l-i’tisam bi’l-kitab ve’s-sünne adını taşıyan bölümünde 28 konu başlığı ve 100 kadar sahih hadis eşliğinde bilimsel olarak belirlemeye çalışmıştır. Genelde Müslümanların özelde ilâhiyat eğitimi almış irşad ve tebliğ kadrolarının Kitap ve Sünnet’e bağlılık (i’tisam) görevini bir şeref, kalite, kimlik özelliği ve imtiyazı olarak daima göz önünde tutup sahip çıkmalarına, ince ve derin bir din bilinci ve kavrayışı çerçevesinde tam bir İslâm sosyoloğu hazâkatiyle dikkat çekmiştir. Bu sebeple hadis derslerinde bu bölümün ısrarla okutulması, Müslüman kimliği, İslâm tebliği  ve değerler hiyerarşisi bakımından hayatî önem taşımaktadır.

Vahiy karşısında akıldan yana ağırlık koyan günümüzün anlayışı, büyük açmaz ve çıkmazlarda kalmakta ve bunalmakta, günübirlik sayılabilecek çareler bulmakla avunmakta, ama bırakın Müslüman idrakini tatmin etmeyi, kendi kendisini bile iknayı başaramamaktadır. Kendisinin ürettiği çözümsüzlüğü fark eden akıl, sonuçta ciddi olarak varoluşsal bir açmaza girmekte ve işi hayattan kopmaya kadar götürebilmektedir. Oysa vahyin öncülüğüne rıza gösteren akıl, en azından haddini bilmeyi de öğrenmiş olduğu için vahye teslimiyete rıza gösterdiği ölçüde rahat etmektedir.

Kitap ve Sünnet’e bağlılığın günlük hayata kazandırdığı bu “vahyin klavuzluğuna rıza” olgusu, aslında insan oğlunun en temel ihtiyacı ve en büyük şansıdır. Çünkü vahy’e teslimiyet, aklın aslî yerinde değerlendirilmesi ve akıl sahiplerinin de mutlu olması demektir. “Kitap ve Sünnete bağlılık” ise, işte bu şans ve mutluluğun dinimizdeki hem ilkesi hem de uygulamasıdır.

Bu gerçeği, Sahih-i Buhârî’nin sözünü ettiğimiz Kitap ve Sünnet’e bağlılık (İ’tisam) bölümünü esas alan Müslüman Kimliği[1] isimli kitabımızdan yararlanmak suretiyle seçip tespit ettiğimiz sonuç cümleleriyle özelde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 2021 yılı mezunu genç meslektaşların, genelde ülkemizdeki tüm İlâhiyat ve İslâmi İlimler fakülteleri mezunlarının dikkatine sunuyor ve mezuniyetlerini “tebrik armağanı” olarak kabul edeceklerini ve hayatlarında rehber edineceklerini umuyor ve bu konuda kendilerine üstün başarılar diliyorum.[2]

İlke Nitelikli Neticeler ya da Netice Nitelikli İlkeler

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in en temel niteliği, engin anlamlı özlü sözler demek olan “cevâmiu’l-kelim”dir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bu niteliği onun insanlar için açıklanmasını gerekli kılar. Bunu da “Sünnet” üstlenmiştir. Sünnet-i seniyyenin en temel işlevi, işte bu açıklama (beyan) görevidir.

Sünnetin yazılı belgeleri demek olan hadîs-i şerifler arasında da cevâmiu’l-kelim niteliğine sahip olanlar bulunmaktadır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Müslümanlar için hidayet ve kurtuluş rehberidir.

Hz. Peygamber’e ve getirdiği ilâhî  vahye inanıp itaat edenler kurtulur. Onu önemsemeyip inkâra kalkışanlar ise, mutlaka cezalarını bulur.

Peygamber Efendimiz, ümmetini ve insanları her türlü eğitim-öğretim usulleriyle uyarmaya ve bilgilendirmeye çalışmıştır.

Soyut kavramları somutlaştırmak,  irşat, tebliğ ve eğitim-öğretimde anlamayı ve iletişimi kolaylaştıran önemli bir yöntemdir.

Kitap ve Sünnet, İslâm’ın olmazsa olmaz iki temelidir.

Sünnet-i seniyye, ümmetin Kur’ân’ı ve İslâm’ı yaşama yöntemi ve reçetesidir. Bu sebeple Sünnet’e sımsıkı sarılmak, Kitabullahı yaşamanın yegâne gereği ve yöntemidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in konumu iyice kavranmadan, onun sünnetinin önemini doğru ve sağlıklı bir şekilde anlamak mümkün olmaz.

Kitap ve Sünnet’e bağlılığın gerek ve göstergelerinden biri, Allah ve Resûlü’ünün açıklamalarıyla yetinip akla gelen herşeyi soruşturmamaktır. Çünkü din, inanç/kabul ve amel/pratiktir.

Kitap ve Sünnette açıklama getirilmeyen konularda “ısrar” anlamına gelecek tavırlardan kaçınmak her zaman için rahmet vesilesi ve rahatlık demektir.

Her hukûkî sistemde olduğu gibi İslâm’da da “bilinçli boşluklar” vardır. Herkesin kendi anlayışına ve imkânlarına göre bu rahmet alanlarından istifade etmesi uygun olur.

Allah Teâlâ’nın fiilleri için mutlaka bir illetin bulunması gerekmez. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz; hiçbir şey onu hiçbir şeye zorlayamaz.

Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen (Mâlâyânî) konularla ilgilenmek, Kitap ve Sünnet’e bağlılığı ve yetinmeyi zedeler.

Zorlama (tekellüf), Kitap ve Sünnet’e bağlılık ilkesine (i’tisam) aykırıdır. Sünnet itidal demektir, i’tisam da mûtedil olmayı gerektirir.

Hz. Peygamber’e uymak, İslâm’ı Sünnet’teki yorumuyla yaşamak demektir. Bu da mu’tedil ve olgun Müslümanlık anlamına gelmektedir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in fiillerine uymak, Kitap ve Sünnet’e bağlılığın gereği ve tabiî bir sonucudur.

Sahâbîler, ayrıca sözlü bir ikaza gerek duymadan Efendimiz’in fiillerini imkanları ölçüsünde  uygulamaya çalışırlardı.

Eğitim-öğretimde fiil/eylem, söylemden daha etkilidir.

Dini anlamak ve yaşamakta Sünnet ölçüsünü taşıp kendilerine göre yollar tutmaya kalkanlara kızılabilir, şahısları değilse bile yaptıkları yanlışlar kamuoyuna duyurulabilir.

Dinde aşırı gitmemek başlı başına bir sünnettir.

Ulemâya ve cemaat önderlerine dinin itidal üzere yaşanması konusunda büyük sorumluluklar düşmektedir.

“Kaba sofuluk” anlamına gelecek tavırlardan Sünnet ölçüsüne uymak suretiyle uzak kalmak gerekir.

Hz. Peygamber ile tartışma anlamına gelecek söz ve fiillerden kaçınmak gerekir.

Allah’ı en iyi tanıyan ve O’ndan en çok korkan Hz. Peygamber’dir. Ondan daha müttakî ve dindar olma iddiası ve hadsizliği demek olan hiçbir girişimde bulunmamak gerekir. Zira Hz. Peygamber’den daha ileri ve üstün Müslüman olmak mümkün değildir.

Hz. Peygamber’in gösterdiği kolaylığı, tanıdığı ruhsatı kabullenmemek eninde sonunda büyük pişmanlıklara vesile olur.

Ruhsatı ruhsat olarak kabullenip işlemek, Kitap ve Sünnete bağlılık demektir.

Mekke ve Medine haremlerinin özel hukuku/statüsü vardır. Kitap ve Sünnet’e bağlılık ilkesinin anlamı Harameynde çok daha büyük bir öneme sahiptir.

Harem’de bid’at ihdas edenin ve böyle bir kimseyi barındıranın uğrayacağı azab pek büyüktür.

Bid’at ihdas etmek ve bid’atçıya yataklık etmek, bid’atçıyı resmen veya özel olarak korumaya kalkışmak  Kitap ve Sünnet’e bağlılık ilkesine temelden aykırı bir davranıştır. Çünkü Sünnet ile bid’at bir arada bulunmaz.

Ehl-i bid’at fırkalarından yana tavır almak, bid’at ve bid’atçıyı korumaktır, büyük vebaldir.

Hz. Peygamber, kendisine yöneltilen sorular karşısında, o konuda kendisine vahiy gelinceye kadar beklerdi. Efendimizin bu uygulaması bir anlamda “araştırma”yı teşvik demektir.

Eğitim, fetvâ ve tebliğ gibi konularda kişisel görüşler değil, nasslar esas alınmalıdır.

Hz. Peygamber, re’y ve kıyasla değil, vahiy ile öğretim yapardı.

Allah Teâlâ peygamberini değişik yollarla bilgilendirir.

Eğitim-öğretimin proğramı, günü, saatı ve yeri hocanın tercihine bırakılır.

“Allah’ın sana öğrettiklerinden bize de öğret” ifadesi, öğretimde vahyî bilginin öncelenmesi gereğine işarettir.

Peygamber Efendimiz kadın-erkek ayırımı yapmaksızın ashâbına karşı çok duyarlı davranırdı.

Kadınların eğitim ve öğretimi özel ihtimam ister. Onlara özel yer ve zaman ayırmak uygun olur.

Sahâbî hanımlar dînî meseleleri öğrenme konusunda son derece istekli ve gayretli idiler.

Âlimler ve özellikle ehl-i hadis bu ümmetin  istikâmet önderleridir. Çünkü Kitap ve Sünnet çizgisini koruma ve takip konusunda Müslümanlara öncülük ederler.

Kıyamete kadar hakka taraf ve hak uğrunda mücadele edecek bir grup bu ümmetin içinde daima var olacaktır.

Hak yanlıları eninde sonunda gâlip ve muzaffer olacaklardır.

Topluma en köklü hizmeti verenler, Kitap ve Sünnet’e bağlı ilim adamlarıdır. Bunların yetiştirilmesi, şartlar ne olursa olsun, aslâ ihmal edilmemelidir.

Kitap ve Sünnet’e bağlılık (i’tisam), bilgi ve bilinç işidir.

İlim en güçlü silahtır.

Usûlüne uygun olarak yapılan kıyas, makbuldur.

Mal ve ilim insanda cimrilik duygularını kamçılayan iki değerdir.

Bu iki nimeti hak yolunda değerlendirebilen kimseler gıbta edilmeye lâyık kişilerdir.

Gıbta güzel bir haslettir. Çünkü güzelliklerin artmasını istemek demektir.

Bilgi ve hikmete sahip olmanın şükrü, hem bunlarla hükmedip  hem de başkalarına öğretmekle yerine getirilebilir.

Eski ümmet ve milletlerin yolunu izlemek, Müslümanların kıyametinin kopması demektir.

Müslüman olarak devam edebilmenin yolu, mümkün olduğunca Kitap ve Sünnet’e bağlılıktır.

Öncekileri taklid, kimlik ve kişilik kaybıyla sonuçlanabilir.

Bid’atlardan ve uydurulmuş işlerden kaçınmak gerek.

İnsanları sapıklığa çağırmak veya kötü bir çığır açmak, o çağrıya uyan ve o yolu takip edenler bulunduğu sürece vebal üstlenmek demektir.

Kötülüğe azmettirmek veya sebebiyet vermek, başlı başına bir sorumluluktur.

Dinimizde kimse kimsenin günahını yüklenemez. “Vebali benim boynuma” demek, asılsız bir iddia ve aldatmacadır.

Kimden ve nereden gelirse gelsin, Kitap ve Sünnet üzere yaşamayı engelleyici her türlü çağrı ve uygulamalara karşı, Müslümanların son derece uyanık olması gerekir.

Medine, Peygamber şehri, Sünnet’in beşiğidir.

Medine, hicret ve sünnet yurdu olarak Müslümanların kimlik ve kişilikleri açısın­dan vazgeçemeyecekleri değerlerin merkezidir.

Medine-i münevvere’ye ve oradaki Hz. Peygamber’e ait hatıra ve makamlara saygı göstermek, Sünnet’e bağlılığın işaret ve göstergesidir.

Allah Teâlâ kendisine ait takdir ve tasarruflara müdâhale edilmesini kabul etmez.

İnsanları hidâyete sevketmek veya günahkârlıkları sebebiyle onlara azâbetmek ya da affetmek tamamen Allah Teâlâ’ın takdirindedir.  

Sevdiğimiz insanların hidâyet ve kurtuluşu ve kızdığımız insanların cezalandırılması bizim istek ve arzularımıza değil, Allah’ın onlar hakkındaki takdirine bağlıdır. Buna râzı olmak da Kitap ve Sünnet’e bağlılığın gereğidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine gelen vahye uymakla yükümlüdür. Bu sebeple onun sünnetine uymak, vahye/Kur’ân’a uymak anlamına gelir.

Hz. Peygamber ictihad eder ve ictihadında yanılması da mümkündür. Hz. Peygamber’in bazı tavır ve davranışları, vahiy ile müdâhele edilip düzeltilmiştir. Netice itibariyle Sünnet, ilâhi denetimden geçmiş ve vahyin onayını almış olma imtiyaz ve niteliğine sahip bulunmaktadır.

Herhangi bir ihânet ve düşmanlıkları görülmedikçe ehl-i kitabın, Müslümanların ülkesinde kalmalarına müsaade edilir.

Ehl-i kitap da İslâm dâvetine muhataptır. Hz. Peygamber’e inanmak ve uymakla yükümlüdür.

Ehl-i kitabın Hicaz bölgesinden çıkarılması Hz. Peygamber tarafından başlatılmış bir uygulamadır.

İslâm merkezlerinin, diğer din mensuplarından temizlenmesi, Müslümanların Kitap ve Sünnet üzere yaşamaları ve tüm dünyaya “İslâm ol çağrısını” sunmaları açısından önem arzetmektedir.

Ümmet-i Muhammed âdil ve mûtedil bir ümmettir.

Müslüman âlimlerin ortaklaşa ortaya koydukları görüşlere uymak Kitap ve Sünnet’e uymanın tabiî bir gereğidir.

Ümmet-i Muhammed Kıyamette diğer peygamber ve ümmetlere şâhitlik yapacaktır.

Ümmetin kendine has özellikleriyle yaşamaya devam edebilmesi için, ilim ehli kişilerin önderliklerine ihtiyacı vardır.

Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatın yolunu takip etmek Müslümanlar için gerçek kimliklerini bulmaları ve yaşamaları anlamına gelir.

Sünnete aykırı her hüküm ve işlem -bilgisizlik veya yanılgı sonucu da olsa- reddedilir.

Meşrûiyet, Sünnetteki uygulamalara uymakla sağlanır.

Yiyeceklerin iyisini seçmek câizdir. Böyle bir şeyin zühd ve takvâya aykırı olduğu söylenemez.

Her müctehid verdiği hükümde isabet de eder hata da.

İctihad ehliyetine sahip olan kimseler, verecekleri hükümler karşılığında duruma göre ya bir veya iki sevap kazanırlar.

Hüküm vermeden önce Kitap ve Sünnet’i iyice araştırmak i’tisamın yöntemsel gereğidir.

Gerekli araştırmayı yapmadan hüküm/fetvâ vermeye kalkışan kişi, Kitap ve Sünnet’e bağlılığın gereğini yerine getirmemiş, i’tisamsızlık ve usülsuzluk yapmış olur.

Bazı sünnetler, bazı sahâbîlerin bilgisi dışında kalmıştır. Büyük sahâbîlerin bile bazı sünnet bilgilerine ulaşamamış olmaları yadırganacak ve  ayıplanacak değil, aksine pek tabii bir durumdur.

Her sahâbî öğrendiği yeni bilgiyle amel ederdi. Sünnet’e i’tisamın gereği de budur.

Sahâbîler birbirlerine bildikleri sünnete ait bilgileri naklederlerdi.

Haber-i vâhid ile amel edilir. Amel etmek için haberin mütevâtir olması şart değildir.

Hadis rivâyeti ciddi bir iştir. Onun daima ilmî denetim altında tutulması pek tabiî bir olaydır.

Hz. Peygamber’in sukûtî takriri delildir.

Hükmü ifade etmekte sarâhat kadar îma ve delâlet de geçerlidir.

Sahâbe-i kirâm işaret veya delalet yöntemiyle ifade edilen gerçeklere uyarlardı.

Peygamber Efendimiz kendisine arzedilen meselelerle ilgilenir ve onları çözerdi.

Müslümanların dertleriyle ilgilenmek, imkanı olanlar için bir “Sünnet”in yerine getirilmesi demektir.

Eski vahyin mensupları demek olan Ehl-i kitaba, İslâm’a ait ahkam konusunda soru sormak yasaklanmıştır.

Ehl-i kitabın ve özellikle Yahûdilerin kendi dinleri hakkında verecekleri bilgilere karşı ihtiyatlı davranmak gerekir.

Müslümanlar kendi kimlik ve kişiliklerini koruyabilmek için Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmalıdırlar. Yabancı kültür mensuplarının ve odaklarının haber, araştırma ve propagandalarına karşı uyanık ve ihtiyatlı olmalıdırlar.

Müşkil konulara uluorta dalmamak ve hele hele böylesi meselelerde kesin kanaat belirtmemek, ihtiyatlı olmak gerekir.

Kültürel kirlenmeye karşı çağın gerektirdiği her türlü tedbir özellikle de bilimsel ve teknolojik tedbirler alınmalıdır.

Hz. Peygamber, Müslümanları korumaya yönelik en uygun ve etkili tedbirleri almakta aslâ tereddüt göstermemiştir.

Aksine delil yoksa emir vücup; nehiy de tahrim ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber bazan verdiği emrin peşinden “li men şâe/dileyen için” kaydını getirmek suretiyle o emrin vacip olarak yorumlanmasını önlemiştir.

Maksatı kavrayıp gereğini yerine getirmek, lafız ve mânadan sapmak değil, Kitap ve Sünnet’e bağlılık anlamına gelir.

Hz. Peygamber, henüz hakkında vahiy gelmemiş olan konuları ashâbıyla istişâre ederdi.

Önemli konularda yetkin dost ve yakınlarla istişare etmek müstehaptır.

İşleri istişâre ile görmeye çalışmak Kitap ve Sünnet’e bağlılığın gereği olan bir yöntemdir.

Yöneticilerin gerek gördükleri konuları açıktan halka sorup onların önerilerini alması (referandum) câizdir.

Referandum (istişare), İslâm’da hükmü belirlenmiş olan konularda, şer’î hükmün değiştirilmesi maksadıyla yapılamaz.

Sonuç

İslâm’ın en özlü tarifi, bir sahâbinin isteği üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından  Tevhit + istikâmet = İslâmiyet ( قُلْ آمَنْتُ بِاللَّهِ فَاسْتَقِمْ)  diye yapılmıştır.

Buradan anlaşılmaktadır ki hem mü’minler hem de öncelik ve özellikle ilâhiyatçılar için en ciddi mesele, vasıflı ve tavırlı yani müstakim Müslüman olmaktır. Onun yolu da Kitap ve Sünnet’e bağlı yaşamaktır. Gerisi, müsvedde yaşayıp aldanmak demektir.

Davamızın sonu Allah’a hamd etmektir.

22 Mayıs 2021


[1] İFAV yayınları, İstanbul, 2020, (10. baskı)

[2] Bu yazı M.Ü. İlahiyat Fakültesi mezunlarının MÜİF 58 adıyla yayımladıkları mezuniyet dergisinde onlara özel haliyle neşredilmiştir(s. 30-33).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız