İnsanlık vahşet ve zulmetin pençesinde kıvranırken, hiç umulmadık bir yerde, hiç umulmadık bir zamanda, hiç umulmadık birisi, benzeri görülmedik bir kitapla ortaya çıktı.

“Ben Âlemlerin Rabbi tarafından size gönderilmiş elçiyim” dedi.

Şahit olarak, elindeki kitabı gösterdi.

“Eğer bu kitaptan bir şüpheniz varsa siz de onun benzerini getirin” dedi.

Kimse o kitabın bir benzerini getiremedi.

Kitapta insanlığın en yaman sorularına cevaplar vardı.

“Ben kimim?” diyen insana, kim olduğunu anlatıyordu.

“Nereden gelip nereye gidiyorum?” diyen insana, bu esrarengiz yolculuğunun bütün duraklarını tek tek anlatıyordu.

“Burada ne yapıyorum?” diyen insana, yapacaklarını bir bir gösteriyor, burada ve gideceği yerde huzur içinde yaşamanın yollarını öğretiyordu.

Haberlerin en dehşetlisi vardı o kitapta.

En büyük depremler, en korkunç volkanlar hiç mesabesinde kalırdı o büyük haberin yanında.

Dağlar un ufak olacak, yer parçalanacak, gökler yarılacaktı.

Sonra yeni baştan bir âlem kurulacaktı.

Onun getirdiği kitap bütün bunları açık bir lisanla anlatıyordu.

Bundan şüphe edenlere de ilk yaratılışlarını örnek gösteriyor ve soruyordu:

Sizi ilk defa yaratmak Ona zor mu geldi ki ikinci bir yaratıştan şüphe ediyorsunuz?

Kendisine kulak verenleri ise, yerin ve göklerin çok ötelerine çıkarıyor, Âlemlerin Rabbine muhatap ediyordu.

***

kuran2

“Onu Biz indirdik, Biz koruyacağız” buyurdu kitabı indiren.

Öyle bir korudu ki, yüzyıllar boyunca her sınıf insanın elinde gezdiği halde, bir harfinde bile bir değişiklik olmaksızın nesilden nesillere aktarıldı.

Yer ve Göklerin Rabbi, insanlığa gönderdiği kitabını, yine onlara gönderdiği Peygamberin sünnetiyle muhafaza altına almıştı.

Kitap nasıl okunacaksa, o bize öğretti.

Kitap nasıl anlaşılacaksa, o bize anlattı.

Kitap nasıl yaşanacaksa, o bize gösterdi.

Dinde hiçbir şey eksik kalmadı.

İnsanların en mutluları, Âhirzaman Peygamberinden bu Kitabı ve bu Sünneti olduğu gibi aldılar ve kendilerinden sonra gelenlere aldıkları gibi aktardılar.

Onlar da hiçbir şeyi eksik bırakmadılar, hiçbir şeyi de ilâve etmediler.

Emaneti onlardan alanlar da İlâhî kaderin kendilerine güvendiği ve emanetlerin en büyüğünü tevdi ettiği insanlardı.

Onlar da Peygamberlerinden kendilerine intikal eden mirası sapasağlam bir şekilde korumak için kılı kırk yaran ölçülerle düzinelerce ilim geliştirdiler.

Kitap ve Sünnet, böylece, hakka kulak verecek insanlara her iki dünyanın saadet yollarını göstermek üzere yüzyıllar boyunca en kutlu miras olarak gelecek nesillere aktarıldı.

***

medine

Âhirzaman Peygamberinin getirdiği Kitapta hiçbir şüphe yoktu. Fakat onu bize açıklayacak bir hoca lâzımdı.

Zaten o da hocaların en büyüğü ile bize gönderilmişti.

O da bize getirdiği Kitabı sünneti ile, hadisleri ile öğretti.

Bediüzzaman onun hadislerine “Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi” dedi.

Müfessirler Allah’ın kendilerine nasip ettiği ilim ve kavrayışla Kur’ân’ı anlamaya çalışacak ve anladıklarını bize anlatacaklardı.

Fakat Âhirzaman Peygamberi Kur’ân’ı anlattığı zaman, onun açıklamaları gerçek ve kesin bir tefsir olurdu. Çünkü Kur’ân’ın tabiriyle, “O kendi keyfinden konuşmazdı.”

Onun için, Bediüzzaman da eserlerinde Hadisin dindeki yerini her fırsatta tekrar tekrar vurguladı, Peygamberin sünnetine uymayı bize hayatın en önemli dersi olarak aşıladı, Hadis hakkında duyulabilecek en küçük bir tereddüt ve şüpheyi, dine gelebilecek en büyük felâket olarak gösterdi.

Bunu yaparken, Bediüzzaman, tabiplerin en hâzıkı olarak, akılları hayretten hayrete sürükleyecek kadar mükemmel metodlar kullandı.

Bahislerinin içinde, satırlarının arasında Hadis usulü başta olmak üzere en önemli İslâmî ilimlerin temel bilgilerini öylesine yerleştirdi ki, Risale-i Nur okuyan her sınıftan insanlar, kendiliğinden denecek derecede tabiî bir süreç içinde bu bilgilerle donanmış bir formasyona kavuştular.

Zira Bediüzzaman bu bilgileri ilâç gibi içirmiyor, serum gibi zerk etmiyordu. En lezzetli yemeklerin, en tatlı meyvelerin içindeki besin maddeleri gibi yedirip içiriyordu okuyucularına.

Bunu da sebepsiz yere yapmıyordu.

Gerçi onun zamanında henüz Sünnete dil uzatan, Peygamberi hakkında insanları şüpheye düşürmeyi dine hizmet sayan kimseler yoktu.

Fakat elli sene sonra, yüz veya üç yüz sene sonra işlerin nereye varacağını gören bir ferasetin ve herkesten önce o gelecek günlerin altyapısını hazırlayan bir hamiyetin sahibiydi Bediüzzaman.

Kur’ân’ı Sünnet ile muhafaza altına alan, Sünneti de sapasağlam muhafaza etmek için bahtiyar kullarını böyle istihdam ediyor.

Bediüzzaman, hiç şüphe yok ki, o bahtiyar kulların en bahtiyarlarından biri, belki de birincisi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here