Risale-i Nur’u okumak demek, aynı zamanda, kâinatı okumak demektir. Çünkü kâinat da bir kitap gibi yazılmıştır ve o kitabın nasıl okunacağını da bize Kur’ân göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerimin önemli bir bölümü, içinde yaşadığımız kâinattan söz eder, etrafımızdaki varlıklara dikkatimizi çeker. Bunlar hergün herkesin iç içe olduğu şeylerdir: güneş, ay, yıldızlar, deniz, dağ, bulut, yağmur, rüzgâr, bitki, hayvan gibi…

Ancak Kur’ân’ın bize gösterdiği şey, o varlıkların kendileri değil, anlamlarıdır. Güneşle dünyamızı kim aydınlatır? Yıldızları inci taneleri gibi semâmıza dizen kimdir? Yağmuru kim gönderir? Bitkileri kim bitirir? Yeryüzünü her bahar tekrar tekrar kim diriltir? Arıya bal yapmasını, koyuna süt vermesini kim öğretir?

Hem bütün bunları niçin yapar? Bunlarla bize neyi anlatır?

İşte, kâinata ve içindekilere bu soruların ışığında bakmak, Risale-i Nur’un deyimiyle, onlara “mânâ-yı harfî ile bakmak” demektir. Yani, aynaya, camı için değil de aynanın gösterdiği şey için bakmaktır. Çünkü kâinat ve içindekiler, tıpkı birer ayna gibi yaratılmışlardır. Onlar, üzerlerinde tecellî eden İlâhî isimleri gösterirler ve kendilerini yaratanı anlatırlar.

Risale-i Nur’un iman bahisleri, çeşitli yöntemlerle “mânâ-yı harfî” bakışını insanda bir meleke haline getirir.

Bu melekeyi kazanan kimse, karşılaştığı herşeyde ve her hadisede Rabbine giden bir yol bulur. Böylece, her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci içinde olma imkânına erişir.

Bediüzzaman’ın bu konuyu açıklayan bir mektubu:

Senin ikinci sualin olan, mânâ-yı ismî ile mânâ-yı harfînin bahsi ise, ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mesele izah edildiği gibi, ilm-i hakikatin Sözler ve Mektubat’lar namındaki risalelerinde temsilâtla kâfi beyanat vardır. Senin gibi zeki ve müdakkik bir zâta karşı, fazla izahat fazla oluyor.

 

Sen aynaya baksan, eğer aynaya şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Re’fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için aynaya baktın; sevimli Re’fet’i kasten görürsün,

فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ dersin. Ayna şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette ayna şişesi mânâ-yı ismîdir; Re’fet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci surette ayna şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki, akistir. Akis mânâ-yı ismîdir. Yani

 

دَلَّ عَلٰى مَعْنىً فِى نَفْسِهِ olan târif-i isme bir cihette dahildir. Ve ayna ise

دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى غَيْرِهِ olan harfin târifine mâsadak olur.

 

Kâinat, nazar-ı Kur’âniyle, bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yani, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here