PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

Giriş

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen bir söyleşide[1] bana yöneltilen sorular arasında ikisi vardı ki ilk bakışta biribiriyle ilgisiz gibi görünüyordu. Fakat yakından bakıldığında bu iki soruda mevzu-ı bahs olan iki olayda -bilinçli veya bilinçsiz- ortak bir amacın bulunduğu ya da gizlendiği anlaşılıyordu. Bu sebeple meseleyi “bir amaç – iki iddia” diye başlıklandırmak mümkündü. Bu ortak amacı ortaya çıkarmak için önce sorulara ayrı ayrı cevap vermek sonra ortak noktayı açıklamak uygun olacaktır.

İlk soru: Mi’rac ile ilgili hadisleri doğru anlamak konusunda neler söylemek istersiniz?

İsra ve Mi’rac ile ilgili hadis-i şerifler hakkında içerik açısından söz söyleyebilmek için önce İsra ve Mi’rac olayı bir mucize midir, değil midir? Buna karar vermek gerekir.

Son zamanlara kadar kimsenin “İsra ve mirac mucize değildir” görüşünde olduğu kaydedilmemiştir. Şimdilerde bir-iki çatlak ses çıkmaktadır. İsra ve Mi’rac olayı, mucizedeki olağanüstülük özü anlamında kesinkes mucizedir.[2] Hem de Miraç mucizesi, Resulüllah’ın Kur’an-ı Kerim dışında hissi/fiziki bir mucizesi yoktur diyenlere de bir cevaptır. Bunu sadece o yaşadı, muhatapları bunu görmedi ki bir mucize olsun diye düşünmek onu mucize olmaktan çıkarmaz. Sadece o gördü ama gördüklerini insanlara anlattı. Görmek bir bilgi aracı olduğu gibi duymak da öyledir.”[3]

İsra ve mirac, o dönemde yaşayan insanların görüp kendi acizliklerini ve paygambere yönelik iddialarının geçersizliğini anlamaları yani mucizeden beklenen sonuç anlamında oluş anı itibariyle mucize kavramının dışında bir olguyu ifade etmektedir. Ancak “insanların, peygamberin doğruluğunu anlamaları için” mucize denilen olayı mutlaka görmeleri gerekmemekte, duymaları yani onlara anlatılması da -yukarıda işaret edildiği gibi- bir olaya mucize denilmesi için yetmektedir. Zira görmek de işitmek veya duymak ta bilgi edinme vasıtasıdır.

İsra ve mirac, oluş anında insanlar tarafından izlenememiş olmakla birlikte, Peygamber Efendimizin haber vermesiyle duyuma dayalı olağanüstü nitelikte bir olay olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki İsrâ, mekkeliler tarafından peygambere yöneltilen Mescid-i aksaya yönelik sorularla denetlenip doğruluğunun sağlaması yapılmıştır. Mirac ise, İsrâ suresi 93. âyetinde  ” أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُه  ya altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın; oradan bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe senin göğe çıktığına inanmayız“, diyen Mekke müşrikleri, miracı kendilerinin izlemelerini şart koşmamışlardır. Sadece okuyacakları bir kitap getirmesinin delil olarak yeterli olacağını söylemişlerdir. İşin bu kısmı da -genel anlamda- zaten inmekte olan Kur’an-ı Kerim ile karşılanmış olmaktadır. Özel mânada ise, Bakara suresi’nin son iki âyeti ile İsrâ sûresi’ndeki oniki emir diye bilinen  âyetlerin (bk. 23-37.ayetler) mirac’ta indirilmiş olduğu rivayet ve bilgisi ile bu istekleri de cevaplandırılmıştır.

Bu demektir ki İsrâ ve mirac mucizesinde Hz. Peygamber’in bizzat görüp yaşaması; muhatabı olan Mekkelilerin ve ümmetin Peygamberden duyup öğrenmesi gerçekleşmiştir. Yani mucizenin tanımına uygun bir yapı, -belki bir ölçüde farklı bir yolla- gerçekleşmiştir. Dolayısıyla İsrâ ve miraca, hissi mucizenin tanımına tam olarak uymuyor diye “mucize denilemez” iddiasında bulunmak doğru değildir.[4]

O halde Mi’rac eğer bir mucize ise, –ki öyledir– onunla ilgili rivayetleri ancak naklin kurallarına göre ircelemek gerekir. Aklın kurallarına göre değerlendirip reddetmek doğru ve bilimsel olmaz. Kaide açıktır: Menkûlat naklin kurallarına; ma’kulat aklın kurallarına göre değerlendirilir. Mucize ise, akılüstü, olağandışı, hariku’l-âde olay demektir. Akılüstü olayı, akla onaylatmaya çalışmak ise, bizzat akla zarardır, aykırıdır.

Mucize’nin Tanımı

Şimdi artık mucize’in tam bir tanımını yapalım. Bunu da denetimden geçmiş bilgi ve belgelerden hareketle yerine getirelim.

  1. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan Dînî Kavramlar Sözlüğü‘de (Ankara 2006) Mucize şöyle tanımlanmaktadır: Sözlükte “aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsizlik veren iş” anlamlarına gelen mucize, ıstılahta, insanların benzerine meydana getirmekten aciz kalacakları ve adeta meydan okuma şeklinde, peygamberlik iddiasında bulunan zattan âdetin hılafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden hârikulade olaylara denir.

Asıl maksadı, peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır.

Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde zuhur etmesi gerekir.

Mucize gerçekte Allah’ın fiilidir, “peygamber mucizesi” denilmesi mecâzidir.

Peygamberlere verilen mucizeler bir yönüyle imanın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alakalıdır. Dolayısıyla mucize inanç konusudur, ona inanmak gerekir.

Akıl bakımından da mucize imkansız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar, hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur. Sürekli müşahade ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah’tır. Allah bu kanunları dilediği zaman peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur.”[5]

  1. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi‘nde ise mucize, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin Allah tarafından gönderilmiş gerçek elçiler olduğunu kanıtlayan hârikulâde olaylar anlamında Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde âyet (çoğulu âyât) kelimesi ile ifade edilen bir kavram diye tanımlanmaktadır. Devamında da şu bilgilere yer verilmektedir:

İmam Mâtürîdî mûcizeyi “peygamberin elinde ortaya çıkan ve benzeri öğrenim yoluyla meydana getirilemeyen olay” diye tanımlar. Kādî Abdülcebbâr’a göre ise, Allah tarafından yaratılan, nübüvvet iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu göstermeyi amaçlayan ve nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağan üstü hadisedir.

Mucizede iki temel nokta öne çıkar. Birincisi ilâhî fiil olması ve sadece peygamberlerin elinde zuhur etmesidir; dolayısıyla herhangi bir kimsenin gösterdiği hârikulâde olaya mûcize denmez. İkincisi de mûcizenin peygamberlik iddiasının ve meydan okumanın arkasından zuhur etmesidir.[6]

Bu tanımlama ve tanıtım cümlelerinden sonra şöyle bir değerlendirme yapmamız mümkündür ve gereklidir:

  1. Eğer bir olay mucize ise onu aklın tetkik ve tasdik etmesi gibi bir gereklilik yoktur. Böyle bir şart koşulamaz ve aranamaz.
  2. Akılüstü bir olayı (mucizeyi) aklın onayına sunmak bizzat akla aykırıdır. Bu gerçeği şöyle de ifade edebiliriz:, Ana vasfı akılüstülük olan mucizeyi akla onaylatmaya kalkışmak, herşeyden önce aklı zora sokmaktır. Yapılacak en akıllıca şey, Ziya paşa gibi İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez, Zira ki bu terazi o kadar sikleti çekmez.” deyip haddini bilme erdemini göstermektir.
  3. Mucize inanç ve kabul konusudur.
  4. Mi’rac gibi bir olay, ki onu “Örnek kul, son Resul sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber veriyorsa, yani Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh‘ın ifadesiyle ” in kâne qâlehu = eğer o söylüyorsa”, 45 kadar Sahabi naklediyorsa ve Hadis külliyatında yer alıyorsa, artık o kesinkes doğrudur.

O günün müşrik kafası, mi’rac’tan önce âyetle sabit olan İsrâ’ya, mescid-i aksa yolculuğuna itiraz ediyordu. Müsteşrik kafası da hadis ile sabit olduğu gerekçesiyle  Mi’rac’a karşı çıkıyor. Kimi çağdaş ilahiyatçı kafası ise, Mi’rac mu’cizesi’nin içeriğini akılla irdeleme ve yorumlama garabetine düşüyor, verilen bilgilere nakledilen manzaralara SENARYO diyor, ÇİNGENE PAZARLIĞI yakıştırmasını yapacak kadar haddini aşıp ileri gidiyor.

Müslüman kafası, tüm bunlara Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk gibi “in kâne qâlehu lakad sadak = O söylüyorsa kesin doğrudur” cevabını veriyor, olayı nakleden sahabileri ve kaynakları “onlar naklediyorsa doğrudur” diye tasdik ediyor. Şimdi durup düşünelim; Bu tavırların hangisi muhteşem, hangisi saygıyı hakediyor?

Yine Müslüman beyni ve yüreği İsrâ ve Mi’rac’ın uyurken mi uyanıkkan mi, ruh ile mi, ruh maal cesed mi, bir kez mi, birkaç kez mi gerçekleştiği, nereden başladığı tartışmalarına da “olayın gerçekliğini ilgilendirmeyen” detay (hatta bir ölçüde gereksiz) tartışmalar olarak bakıyor, günümüzde pratik hiç bir önemi kalmadığı için onlara takılıp kalmıyor, “âmenna ve saddakna, semi’na ve eda’na” diye işin Peygamber aleyhisselam ve ümmetine yönelik ikrâm-ı ilahi olduğuna bakıyor ve olaya yönelik kabul ve tasdikine sahip çıkıyor, mirac’ın ümmete dönük mesajının gereğini yapmaya gayret ediyor.

Mucize karşısında bu yaklaşım ve paylaşımdan, bu duruştan daha saygıya değer/ muhterem bir yaklaşım ve duruş söz konusu mudur?

  1. Mirac hadislerinde verilen bilgi detayını, onları ya görmeden veya dinleyip öğrenmeden hiçbir kimsenin uydurmasının mümkün olmadığı açıktır. Bize göre Aklı işte tam da miraca ait detayın durduk yerde uydurulup uydurulamayacağı noktasında hakem olarak değerlendirmek gerekir.

Mirac mucizesi ile ilgili şu tespitleri de dikkate almak gerekir.

“Mi’rac ile ilgili olarak Kur’an’da ve hadislerde getirilmiş olan açıklamalara inanmak ve bunlarda, âhiret âleminin ele alındığı ve insan hayal gücünün hissedebileceği ve fakat ifade edemeyeceği konulardan bahsedildiği daima hatırda tutulmalıdır. Muhim olan şey, bir insanın Allah’a doğru yücelişi, yükselişi (urûc) şeklinde görülen muhtevadır. Yoksa bunun “nasıllığı” ve “nerede” cereyan ettiği değildir.” [7]

“Mi’rac ile ilgili anlatımları, irşad edici ve bilgi verici rûhi-manevi olaylar olarak okumak ve algılamak lazımdır. Onları aslâ turistik bir seyahat dönüşü anlatılan eğlendirici hikayeler şeklinde (tartışılabilir olarak) değerlendirmemek gerekmektedir.”[8]

Mi’rac mucizesi hadis-i şerifler ile açıklanmış olması dolayısıyla miracı inkar edenin küfre girmeyeceği ve fakat fısk ve dalâlet (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) içine düşeceği kabul edilmiştir.

İkinci soru: Goldziher’in, 3 mescid hadisinin “uydurma” olduğu iddia ve ithamına nasıl cevap vermeliyiz?

Önce hadisin metnini verelim: Buhari’deki rivayet

حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرَ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، قَالَ: أَخْبَرَنِي عَبْدُ المَلِكِ بْنُ عُمَيْرٍ، عَنْ قَزَعَةَ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، أَرْبَعًا، قَالَ: سَمِعْتُ مِنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ – وَكَانَ غَزَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثِنْتَيْ عَشْرَةَ غَزْوَةً – ح

 

حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ سَعِيدٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: ” لاَ تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلاَثَةِ مَسَاجِدَ: المَسْجِدِ الحَرَامِ، وَمَسْجِدِ الرَّسُولِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَمَسْجِدِ الأَقْصَى

Müslim’deki rivayet:

 

و حَدَّثَنَا هَارُونُ بْنُ سَعِيدٍ الْأَيْلِيُّ حَدَّثَنَا ابْنُ وَهْبٍ حَدَّثَنِي عَبْدُ الْحَمِيدِ بْنُ جَعْفَرٍ أَنَّ عِمْرَانَ بْنَ أَبِي أَنَسٍ حَدَّثَهُ أَنَّ سَلْمَانَ الْأَغَرَّ حَدَّثَهُ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ يُخْبِرُ

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ إِنَّمَا يُسَافَرُ إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ مَسْجِدِ الْكَعْبَةِ وَمَسْجِدِي وَمَسْجِدِ إِيلِيَاءَ

 

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’dindeki bir rivayet:

حَدَّثَنَا حُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ حَدَّثَنَا شَيْبَانُ عَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ عَنْ عُمَرَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ أَنَّهُ قَالَ

لَقِيَ أَبُو بَصْرَةَ الْغِفَارِيُّ أَبَا هُرَيْرَةَ وَهُوَ جَاءٍ مِنْ الطُّورِ فَقَالَ مِنْ أَيْنَ أَقْبَلْتَ قَالَ مِنْ الطُّورِ صَلَّيْتُ فِيهِ قَالَ أَمَا لَوْ أَدْرَكْتُكَ قَبْلَ أَنْ تَرْحَلَ إِلَيْهِ مَا رَحَلْتَ إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَسْجِدِي هَذَا وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى

 

Yukarıda görüldüğü gibi Hadisin Buhari’deki iki rivayetinden birinde tabiinden Kazaanın Ebu Said el-Hudri’den; yine tabiinden ez-Zuhri‘nin Said b. el-Müseyyeb vasıtasıyla Ebû Hüreyre radıyallahu anh‘den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in şöyle buyurmuştur:

(İbâdet için) sadece şu üç mescidde yolculuk yapılır: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksâ…”[9]

Müslim’in Sahih‘in’deki rivayette ise, tabiinden Selman el-Eğarr, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadisi rivayet etmektedir. [Yani, hadisin ez-Zühri’den başka tabiun neslinden(Kazaa b. Yahya ve Selman el-Eğarr)  iki ravisi daha bulunmaktadır.]

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inden aldığımız rivayette de Ebu Hüreyre radıyallahu anh’ın, Tur dağına ibadet etmeye gidip dönen Ebu Basra el-Ğıfâri’yi bu hadisi delil getirerek uyardığı görülmektedir.

Not:

Buhâri’nin rivayetindeki  عَنْ قَزَعَةَ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، أَرْبَعًاifadesinde geçen أَرْبَعًا  kaydı, iki anlamda değerlendirilebilir:

  1. Ben bu hadisi Ebu Said el-Hudri’den dört kez dinledim.
  2. Ben Ebu Said’den dört cümle/dört hadis dinledim.”

İkinci şıkta söz konusu olan dört hadis, Buhari’nin bir başka rivayetinde[10] şöyle açıklanmaktadır:

حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ حَدَّثَنَا شُعْبَةُ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ عُمَيْرٍ قَالَ سَمِعْتُ قَزَعَةَ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ

وَكَانَ غَزَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثِنْتَيْ عَشْرَةَ غَزْوَةً قَالَ سَمِعْتُ أَرْبَعًا مِنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَعْجَبْنَنِي قَالَ لَا تُسَافِرْ الْمَرْأَةُ مَسِيرَةَ يَوْمَيْنِ إِلَّا وَمَعَهَا زَوْجُهَا أَوْ ذُو مَحْرَمٍ وَلَا صَوْمَ فِي يَوْمَيْنِ الْفِطْرِ وَالْأَضْحَى وَلَا صَلَاةَ بَعْدَ الصُّبْحِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ وَلَا بَعْدَ الْعَصْرِ حَتَّى تَغْرُبَ وَلَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ مَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَسْجِدِ الْأَقْصَى وَمَسْجِدِي هَذَا

Gerçekler

Üç mescide yolculuk hadisinin muhtelif rivâyetlerini bir arada düşündüğümüz zaman hadis-i şerif’in kaynaklık ettiği hüküm niteliğindeki gerçeklerin önde gelen üçünü şöylece sıralamak müm­kündür:

  1. Bu üç mescid, diğer mescid ve mâbedlerden üstündür, faziletlidir.
  2. Bu üç mescid için yolculuk yapmak meşrûdur. Hadisimiz bunu bilhassa teşvik etmektedir.
  3. Bu üç mescidden başka herhangi bir mescid için yolculuk yapmak gereksizdir.

Ortak özellikleri

Hadisin kaynaklık ettiği hükümler üzerinde âlimler çok detaylı gö­rüşler ortaya koymuşlardır. Biz bunlardan sarf-ı nazar ederek, hadisteki yolculuk teşvikinin bu üç mescide tahsis edilmesinin hikmetleri üzerinde duracağız. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, bu üç mescidin diğer mescidlere üstünlüğü tartışma dışıdır ve bunun bazı ortak sebepleri de bulunmaktadır.

  1. Bu mescidlerin üçü de peygamberler eliyle inşa edilmiştir.
  2. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ kıble, Mescid-i Nebî de son tevhid dini İslâm’ın kuruluş merkezi, ilk mescidi, İslâm medeniyetinin ilk müessesesidir.
  3. Bu üç mescidi ziyâret, başlangıçtan beri tevhid ehlinin büyüklerini ve onların hizmetlerini, mücâdelelerini anmaya vesiledir. Böylece mü’minlerin imanı, tarihî bir boyut kazanır. Önceki mü’minlerle beraber olma şuur ve zevkini tadar. Ziyâretçi kendini tam bir dinî hava, saf, te­miz ve yoğun bir kulluk şuuru içinde hisseder, yenilenir. Bir başka ifâde ile geçmişi, günde yaşar, güçlenir, bilenir, dinçleşir.
  4. Bu üç mescid, tevhid dininin şeâirindendir. Şeâire saygı göster­mek de kelimetullahı ilâ etmek, yani cihad demektir. Bu merkezlerin ziyâretle imârı ve ümrânı, tevhid akidesinin dünyaya yayılmasına çalışmak an­lamı taşır.

Mescid-i harâm (الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ)

Âlimlerin ittifâkı ile Mescid-i Haram (efdalu’l-mesâcid) dünyadaki mescidlerin en faziletlisidir. Bunun da elbette sebepleri vardır. Önce ta başlangıçtan beri, “insanların bir olan Allah’a kulluk etmeleri için vaz edilmiş ilk ev olan Kâ’be” Mescid-i Haram’dadır. Kıbledir. Hac farizası­nın yerine getirilebilmesi için varlığı zarurî merkezdir. Ayrıca Hz. Pey­gamber’in, إِنَّ الصَّلَاةَ فِي مَسْجِدِي هَذَا أَفْضَلُ مِنْ الصَّلَاةِ فِيمَا سِوَاهُ مِنْ الْمَسَاجِدِ إِلَّا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ  Benim şu mescidimde kılınacak namaz, Mescid-i haram müs­tesna, öbür mescidlerde kılınacak namazdan daha hayırlıdır”[11] buyurmuş olması da Mescid-i Haram’ın en faziletli mescid olduğunun nassî delili­dir.

Kâ’be ve onu çevreleyen Mescid-i haram, zaman zaman tevhid dışı anlayışların istilâsına uğramış da olsa, temeli tevhidin merkezi olmak üzere atılmış ilk mukaddes ev’dir, beyt-i atîk’dir. Bunun için de ziyâret ve ibâdet için yolculuk yapılabilecek mescidlerin başında gelmektedir.

Mescid-i Nebevîالمسجد النبوي)  )

Medine İslâm toplumunda Mescid-i Nebevî’nin yerini düşünmek, onun müslümanlık ve müslümanlar açısından taşıdığı önem ve fazileti anlamak için yetecektir. Koca bir İslâm tarih ve medeniyetinin odak noktası ve “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş”, örnek kul, “son Re­sûl”ün sayısız hatıralarını saklayan ve bir görüşe göre “takvâ üzere te’sis edilmiş mescid”[12], Mescid-i Nebevî’dir.

Gerek Hz. Peygamber’i ziyâret gerekse Mescid-i Nebevî’de kılınacak namaz hakkında vârid olan hadisler, bu mescidin hâiz olduğu önem ve faziletin delillerini oluşturmaktadır.

Mescid-i aksâ (الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى)

Enbiya makamı, mirac’ta Hz. Peygamber’in ilk durağı olan Mescid-i Aksâ, yüzyıllar boyu inananların yöneldiği bir kıble olarak yaşamıştır. Başlangıçta müslümanların da kıblesi olan Mescid-i Aksâ, üç büyük di­nin ortaklaşa mukaddes bildiği bir merkezdir. Mescid-i Aksâ çevresin­deki tevhid mücâdelesi de oldukça yoğun ve çetindir. Hz. Süleyman’dan itibaren dinî otorite ve yönetimlerin merkezi olan Mescid-i Aksâ ve Ku­düs, halen bu görevini sürdürebilecek tarihi nitelik ve potansiyele sahip­tir.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhüma’nın rivâyet ettiği bir hadîs-i şe­rîfte belirtildiğine göre; Süleyman aleyhisselam Mescid’i Aksâ’nın (beyt-i makdis) inşaasını bitirince Allah Teâlâ’dan üç dilekte bulunmuştur:

  1. Kendisinden sonra kimselere nasib olmayacak bir mülk ve salta­nat
  2. Allah’ın hükmüne uygun hüküm verme gücü ve kabiliyeti.
  3. Yanızca namaz kılmak niyetiyle Mescid-i Aksâ’ya gelenlerin ba­ğışlanması.

Hadisin devamında Hz. Peygamber’in şu açıklaması yer almaktadır:

“Cenâb-ı Hak, Süleyman’a bunlardan ilk ikisini vermiştir. Üçüncü dileği­nin de kabul edilmiş olmasını umarım.”[13]

Söylemeye gerek yoktur ki, bağışlanma (ğufrân) vesilesi olan her şey teşvike, her yer de ziyârete değer.

“Üç mescid” hadisinde de vesile-i ğufrân olan üç merkeze ziyâre­tin teşvik edildiğini, bunların dışında kalan mescidlerin birbirlerine mü­sâvî olduklarını pek açık bir şekilde gör­mekteyiz. Hatta ulemâ, bu üç mescid dışında herhangi bir mescidde ibâ­det etmeyi adamış olan bir kimsenin bu adağını yerine getirmek için o mescide gitmesine gerek olmadığını, bulunduğu yerdeki mescidde bu adağını yerine getirebileceğini, bu “üç mescid” hadisinden çıkarmışlardır.

Netice

Hadisimiz, müslümanların ziyâret ve ibâdet için yolculuğu göze al­maları gereken sadece üç mescidin bulunduğunu, bunların da Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerinde olduğunu açıkça ortaya koymuş bulun­maktadır. Günümüz şartlarında bu mescidlerden sadece ilk ikisini -kı­sıtlayıcı bazı kayıtlara ve durumlara rağmen- ziyâret imkânı bulunmak­tadır. Ancak üçüncüsü bir büyük hasret, bir büyük acıdır.

Hadisimizin en büyük teşviki Mescid-i Aksâ’nın da müslümanların ziyâretine açık tutulması yönündedir. Yani Kudüs, Ya­hûdîlerden kurtarılmalıdır.

 

“Üç Mescid Hadisi”ne Yönelik Bir İtham

“Üç Mescid Hadisi” hakkında Yahudi asıllı Macar müsteşrik İ. Goldziher’in (v.1921) “uydurma” olduğu iddia ve ithamı bulunmaktadır.

İddia şudur: Mekke’de halifeliğini ilan etmiş olan Abdullah b. Ez-Zübeyr’e (v. 73) karşı, Emevi hükümdarı Abdülmelik b. Mervan’ı ( v. 86) memnun etmek ve Hac için bir başka merkez oluşturmak maksadıyla bu hadis İmam Zühri (v. 124) tarafından uydurulmuştur. Konuyla ilgili tespit şöyledir:

“Goldziher’in, şii tarihçi Ya’kubî’den (ö. 292 /901) naklettiği bir habere göre, Emevi halifesi Ahdülmelik, Şam’da hüküm sürerken, Abdullah İbnu’z- Zubeyr de idareye karşı ayaklanmış ve Mekke dahil olmak üzere bütün Hicaz’ı ele geçirmiş bulunuyordu. Bu durum, hac maksadıyla Hicaz’a gidecek olan Suriyeliler için büyük bir tehlike teşkil ediyordu. Daha doğrusu bu tehlike –tabii Goldziher’e göre- aslında Emevi halifesi Ahdülmelik içindi. Çünkü Hicaz’a giden Suriyeliler, burada Abdullah İbnü-z-Zübeyr’e bey’at etmeğe zorlanabilirler ve dolayısıyla Emevi idaresinin geleceği tehlikeye sokulmuş olurdu. Halife Adülmelik, bu endişe sonucu Suriyelilerin Hicaz’a gitmelerini önlemek maksadıyla, Kudüs’te Kubbetu’s-sahra’yı inşa etti. Sonra da Zühri’ye başvurarak, Kudüs’deki bu mescide hac için yapılacak bir ziyaretin, Mekke’de Kâbe’ye yapılacak ziyarete muadil olduğunu ifade eden bir hadis uydurmasını istedi. Emevi halifelerinin emellerine hizmet eden Zühri de, tabiatıyla halifenin emrine uyarak şu hadisi uydurdu: لاَ تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلاَّ إِلَى ثَلاَثَةِ مَسَاجِدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ، وَمَسْجِدِ الرَّسُولِ وَمَسْجِدِ الأَقْصَى Yani “Binekler, yalnız üç mescide doğru koşturulur: Mescid-i Haram, benim mescidim ve bir de Beytu’l-Makdis Mescidi’”[14]

Burada Goldziher’in kaynağı konumundaki Yakubi’nin şii bir tarihçi olduğu unutulmamalıdır.

Bu iddiayı değerlendirmeden önce Goldziher’in İmam Zühri’nin bir sözünü nasıl çarpıtıp Zühri hakkındaki ithamlarına zemin hazırladığına işaret edelim.

İmam ez-Zühri’nin, “Emirler bizi hadisleri yazıya geçirmeye teşvik edip zorladılar” anlamındaki (إن هؤلاء الامراء أكرهونا علي كتابة الاحاديث)sözünü Goldziher, el-Ehadis kelimesindeki lâm-ı ta’rifi kaldırmak suretiyle “Emirler bizi hadisler (uydurup) yazmaya zorladılar” anlamına gelecek şekilde إن هؤلاء الامراء أكرهونا علي كتابة أحاديث diye nakletmiştir. Goldziher bu saptırmayı, “evvelu men devvene’l-hadis, hadisleri ilk tedvin eden” diye hadis tarihi ve usulü kaynaklarımızda yerini alan İbn Şihab ez-Zühri’nin, Emevi hükümdarlarının hadis uydurma isteklerini itiraf ettiğine delil saymıştır. Bu bilinçli saptırma ve varsayım sadece Goldziher’e aittir. Zühri’nin uydurduğu hadis örneği olarak yalnızca bu üç mescit hadisini gösterebilmiştir.

Hemen işaret edelim ki Macar yahudisi Goldziher’in tek kaynağı olan tarihçi, coğrafyacı ve seyyah el-Ya’kubi (v. 292/905) Şiî bir müelliftir. Hatta o yaygın kanaate göre Fars asıllıdır, Ermeni asıllı olduğu da söylenir.[15] Sonra İmam Zühri, Abdülmelik b. Mervan (v.86 h./705 m.) ile hicri 80 yılında, yani Abdullah İbnü’z-Zübeyr radıyallahu anh’ın vefatından tam 7 yıl sonra tanışmıştır. 7 yıl önce şehit edilmiş İbnü’z-Zübeyr’in, vereceği zarardan emin olmak için vefatından yedi sene sonra hadis uydurmaya nasıl bir ihtiyaç duyulabileceği, herhalde ancak Goldziher gibilerin kabul edebileceği bir olgudur.

Goldziher’in bu iki bilinçli saptırma ve iddiasından maksadı, öncelikle hadislerin yazılı metinler halinde bir araya getirilmesi (tedvin) hizmetinde başrolü oynamış olan ve hakkında hiçbir cerh/tenkit söz konusu olmayan, İslâm bilginlerince güvenilirliği ittifakla benimsenmiş ve rivayetleri Kütüb-i sitte’nin tamamında yar alan Tabiin neslinin ünlü âlimi İmam Zühri’nin, aslında Emevi Sultanlarının istekleri uyarınca hadis uyduran bir kişi olduğunu, dolayısıyla özelde onun rivayetlerine genelde onun öncülük ettiği tedvin faaliyeti ürünleri olan hadislere güvenilemeyeceği fikrini yaymaktır. Böylece sünnet-i seniyyenin bilgi ve belgelerini oluşturan hadis-i şerif metinleri ve hadis kaynakları hakkında derin bir kuşku uyandırmaktır.

Öte yandan müsteşriklerin şeyhi sayılan Goldziher’in, hiçbir İslâm bilgini tarafından uydurma olduğu -iddiası bir yana- iması bile edilmemiş ve Zühri’nin dışında Tabiin neslinden Kaza’a b. Yahya ve Selman el-Ağar tarafından da rivayet edilmiş olan üç mescit hadisini, Zühri’nin uydurduğu hadislere örnek vermesi bir taşla iki kuş vurma planının sonucudur. Hem İmam Zühri’yi uydurmacı ilan etmek hem de Mescid-i aksâ hakkındaki Hz. Peygamber’in övgüsü sebebiyle Müslüman gönüllerde oluşacak Mescid-i aksâ’ya ve dolayısıyla Kudüs’e yönelik duygu ve muhtemel eylemlerin önüne geçmek, bir başka ifade ile Kudüs’ü Müslümanların gündeminden çıkarmaktır.

Asla bilimsel bir temele dayanmayan bu iki iddia ve saptırma, Dr. Mustafa es-Sibâî (v.1964) tarafından Leiden’de delilleriyle, birincisinin kaynaklardaki aslî şekli gösterilmek, ikincisinin de aradaki yedi yıllık zaman farkını ispat etmek suretiyle ortaya konulmuştur. Bu gerçeklerin ispatı üzerine, Goldziher’in takipçilerinden müsteşrik Schacht (v.1969), önce biraz bozulmuş, rengi sararmış sonra da “Bunlar da Goldziher’in hatalarıdır. Her âlim hata eder” pişkinliğine sığınmıştır.[16]

Netice itibariyle Goldziher’in üç mescid hadisine yönelik “uydurma” olduğu itham ve iftirasının, kendisinin etnik kökenine yakışan bilimsel görünümlü tam bir saptırma ve sahtekârlıktan başka bir anlam ve kıymeti yoktur.

Genel bir sonuç ve tavır olarak, merhum Talat Koçyiğit hocanın şu tespitinin pek yerinde olduğunu teslim etmek gerektiğini düşünmekteyim:

“… Bir müsteşrikin, bizim meselelerimizle ilgili incelemelerinde ulaştığı netice ne olursa olsun, biz, bu neticeyi ihtiyatla karşılamak zorundayız. Şüphesiz onların incelemelerinden haberdar olacağız; fakat kendi meselelerimizi, yine kendimizin halletmek zorunda olduğumuzu da unutmayacağız.”[17]

Bu tespite bin de şu kanaatimi ilave etmek istiyorum: Kendi kaynaklarımıza seçmeci ve eleştirel yaklaşmak lazım geldiğini isrârla savundukları halde müsteşrik görüş ve fikirlerini mutlak gerçekmiş gibi kabullenip seçmeci ve eleştirel yaklaşma ihtiyacı duymayanların, içine düşmüş oldukları derin çelişkiyi ve kimlerin yanında yer aldıklarını artık fark etmeleri gerekmektedir.

Şimdi artık iki olaydaki ortak amacı şöyle dile getirmek mümkün gözükmektedir:

Mescid-i aksâ’yı dolayısıyla Kudüs’ü müslümanların ilgi alanından ya da gündeminden çıkarmak ve böylece İsrâili/Yahudileri rahatlatmak.

30 Mart 2019 – Merdivenköy/Göztepe


 

[1] Bu söyleşi Özel FM’de 28 Mart 2019 Perşembe günü saat 16.30’da yayımlanmıştır.

[2] Mi’rac Mucize midir? Bu sorunun cevabı olarak söylenecek sözlere şu satırları da eklemek aydınlatı olacaktır:

Halil İbrahim Bulut tarafından yazılmış olan DİA’daki mucize maddesinde Mi’rac,, mucize çeşitlerinden herhangi birine örnek olarak zikredilmemiştir.

Salih Sabri Yavuz’un yazdığı Mi’rac maddesinde ise, mucize denilmemeye özen gösterilmiştir. Ancak Elmalılı merhumdan yapılan bir alıntıda, “mu‘cize anlamında ilâhî âyetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir” (Elmalılı, V, 3150) denilirken mucize kelimesi zikredilmiştir.

Daha sonra da aynı maddede şu satırlara yer verilmiştir:

“Mi‘rac, kelâm âlimleri tarafından mûcize olarak kabul edilmekle birlikte kelâm eserlerinin birçoğunda olayın Hz. Peygamber’in hissî mûcizeleri arasında zikredilmemesi dikkat çekicidir. Öte yandan hissî mûcizelerin vuku buluşunun amacı açısından insanlar tarafından müşahede edilmesi gerekirken mi‘rac sadece Resûlullah’ın müşahedesi olup Kur’an ve hadisin haber vermesiyle bilinmektedir. Mûcizenin tanımı ve nübüvveti ispat etme fonksiyonu yönünden bakıldığında mi‘racın, klasik mûcize ölçüleri dışında Hz. Peygamber’in mânevî dünyasında gerçekleşip itminan ve güç veren olağan üstü bir hadise niteliği taşıdığı anlaşılır.”(DIA, xxx, 154)

Mirac mucizesinin hissi/fiziki mucizelerden sayılmamasını onaylayan bu satırlar, mucize maddesindeki suskunluğun[2] ve bizzat madde yazarının mucize dememek için gösterdiği dikkat ve ısrarın sebebini, “çoğu kelam eserlerinin tutumunu esas almak” diye  açıklamış olmaktadır.

[3] F. Beşer, “Mi’rac rüyada mı gerçekleşti?”(8 Mayıs 2016,Yeni Şafak gazetesi)

[4] Mucizenin çeşitleri:Kelâm âlimleri mûcizeleri idrak edilmeleri açısından üç grup altında toplar.

  1. a) Hissî Mûcizeler. İnsanların duyularına hitap eden hârikulâde olaylardır. Bunlara tabiatla ilgileri sebebiyle “kevnî mûcizeler” de denir. Kur’an’da belirtildiğine göre hissî mûcizeler geçmiş peygamberlerin elinde ortaya çıkmıştır. Hz. Mûsâ’nın asâsının yılana dönüşmesi ve elinin parıltılı bir ışık vermesi (el-A‘râf 7/107-108, 117-122; Tâhâ 20/19-22, 67-70), Hz. Îsâ’nın kuş şekline soktuğu çamuru canlandırması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirmesi (Âl-i İmrân 3/49; el-Mâide 5/110) gibi. Hissî mûcizeler peygamberin yaşadığı zaman ve mekânla sınırlıdır. Sonraki nesillerin onları tasdik etmesi haberin bilgi kaynağı olmasıyla gerçekleşir. İslâm âlimleri, Hz. Muhammed’e hissî mûcizelerin verildiğini de kabul ederler. Bu rivayetlerin hidayet mûcizesinden ziyade İslâm’ı benimsemiş kimseler için itminan verici nitelik taşıdığını söylemek daha isabetli görünmektedir. b) Haberî Mûcizeler. Peygamberlerin Allah’tan gelen vahye dayanarak verdikleri gayb haberleridir. İsyankâr toplumların başlarına geleceğini önceden bildirdikleri felâketlerin aynen vuku bulması bu türe örnektir. c) Aklî Mûcizeler. “Mânevî mûcize” veya “bilgi mûcizesi” diye de anılan bu grup, insanların akıl yürütme gücüne hitap eden ve onları rasyonel kanıtlarla baş başa bırakan gerçeklerden oluşur. Bunlar düşünmekle algılanabilen hususlar olup hissî mûcizelerde görüldüğü gibi belirli bir zaman ve mekânla sınırlı değildir.

Mûcizeler amaçları bakımından da üçe ayrılmıştır.

  1. a) Hidayet Mûcizeleri. Tehaddî şartı çerçevesinde inkârcıların gözü önünde ve onları acze düşürecek şekilde zuhur eden mûcizelerdir. Bu tür mûcizeler insanların kanaatleri üzerinde etkili olup ön yargıdan uzak kimselere fayda verir. Hz. Muhammed’in Kur’an mûcizesi bunlar arasında sayılır (el-Bakara 2/23-24). Hidayet mûcizelerinin asıl hedefi de peygamberin doğruluğunu kanıtlamak suretiyle ilâhî mesajın kabulüne zemin hazırlamaktır. b) Yardım Mûcizeleri. İnananların ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak zuhur eden ilâhî yardımlardır. Müminlerin yanında ve meydan okuma amacı dışında vuku bulan bu yardımlar hârikulâde bir özelliğe sahip olmakla birlikte klasik anlamda mûcizenin temel niteliklerini taşımaz. Bu tür fevkalâdelikler hemen her peygamberin hayatında görülür ve ona bağlanan müminlerde mânevî bir şevk ve itminan meydana getirir.. c) Helâk Mûcizeleri. İnkârda ısrar eden kavimlerin cezalandırılmasına yönelik mûcizelerdir. Kur’an’daki açıklamalara göre helâk mûcizeleri şiddetli fırtına, korkunç bir gürültü, tûfan, zelzele gibi tabii âfetler tarzında gerçekleştiği gibi (el-Ankebût 29/40) düşmanlar tarafından katledilmek şeklinde de görülmüştür. Helâk mûcizeleri aynı zamanda sonraki nesiller için bir uyarı ve ibret vesilesidir

[5] Dînî Kavramlar Sözlüğü, s. 455, (Ankara 2006)

[6] Bk. DİA, XXX, 350-352

[7] M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 133, 3.baskı

[8] M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 130

[9] Buhârî, Mescidü Mekke 1, 6; Savm 67; Sayd 26; Müslim, Hac 415, 511, 512; Ebû Davud, Menâsik 94; Tirmizî, Salat 126; Nasaî, Mesâcid 10; Dârimî, Salat 132; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 234, 238, 278, 501; III, 7, 34, 45, 51, 53, 64, 71, 75, 78, 93, VI, 7

[10] Bk. Buharî, Mescidü Mekke 6; Sayd 26

[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIII, 184

[12] et-Tevbe (9), 108

[13] Nesâî, Mesâcid 6: İbn Mâce, İkâme 196; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 176

[14] Talat Koçyiğit, “I. Goldziher’in hadisle ilgili bazı  görüşlerinin tahlil ve tenkidi”, Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. XV, s. 49 . Ankara, 1967

[15]  el-Ya’kûbî, büyük dedelerinden Vâzıh’a nisbetle İbn Vâzıh diye de anılır. (Bk. DİA, el-Yakubi maddesi)

[16] Bk. Es-Sıbâî, es-Sünne ve mekânetüha, s. 29-30  (el-Mektebetü’l-İslamî baskısı)

[17] T. Koçyiğit, a.g.mkl. s. 55. Konu hakkında geniş bilgi için T. Koçyiğit merhumun bu makalesinin tamamı (s. 43-55) okunmalıdır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here