Bediüzzaman’ın tarifiyle:

İman, hakkı kabul ve tasdiktir.

İslâm ise, hakka taraftar olmak, hakka teslim olmak ve ona uymaktır.

Öyleleri vardır ki, İslâma inanmadığı halde, onun hükümlerine taraftar çıkabilir. İslâmın bir kısım emir ve yasaklarını çeşitli sebeplerle doğru bularak müdafaa edebilir.

Yine öyleleri vardır ki, “İman ettik” dedikleri halde, Kur’ân’ın hükümlerine taraftar olmaz; bilâkis İslâm şeriatına aykırı cereyanlara taraftarlık eder.

Bediüzzaman bunlardan birincisi için “dinsiz Müslüman,” ikincisi için de “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirini kullanır.

“Ehl-i necat” olmak için, yani âhiret hayatını kurtarabilmek için, hem iman, hem de İslâm şarttır. Yani, kişi hem mü’min, hem de Müslüman olmalıdır. Bunlardan sadece bir tanesi, kurtuluş için yalnız başına yeterli değildir.

Aynı şekilde, “Lâ ilâhe illâllah sözü kâfi midir? Muhammedün Resulullah demeyen de ehl-i necat olabilir mi?” sorusuna da Bediüzzaman, “Hayır” cevabını verir. Çünkü, “Kelime-i Şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder. . . . Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz.

Risale-i Nur’un bütün bahisleri, iman ve İslâmın hakikatlerini beraberce ele almakta, son derece güçlü ve parlak delillerle ispat etmektedir. Aynı zamanda da, okuyucuda, bu hakikatleri yaşama şevkini kuvvetli bir şekilde uyandırmaktadır.

***

Dokuzuncu Mektup’tan ilgili bölüm:

http://erisale.com/#content.tr.2.62

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here