Vatanı koruma, Cumhuriyeti koruyup kollama gibi faaliyetler, zaman zaman unutulur gibi olsa da, genel olarak bizim gözde sporlarımız arasında yer alır. Özellikle darbe dönemleri, yakın geçmişe kadar, bu spora olan ilginin zirve yaptığı dönemler olurdu. Eğer – Allah muhafaza – 15 Temmuz darbe teşebbüsü de başarılı olmuş olsaydı, pek muhtemeldir ki, biz bugün hâlâ medyanın her türlüsünde “Cumhuriyeti koruma” temalı malzeme ile haşir neşir olmaya devam edecektik.

Bir sade vatandaşımız, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumlar karşısında çözümler üreterek bunları “iktidar vaadleri” olarak bir yerlere not ediyor. Kimseye “Şöyle şöyle yapın” demiyor; dese de kimsenin kulak asmayacağını herkes gibi o da biliyor. Sadece, “Üzerimde vebal kalmasın” kabilinden, “Ben iktidara gelince şunu şunu yapacağım” diyerek insanlığa karşı bir vaadde bulunmuş oluyor. Bize de bu vaadleri duyurmak kalıyor.

Ancak o kadar yaygın ve etkili çapta olmasa da, bazı çevrelerde Cumhuriyeti koruma güdüsünün ara sıra nüksettiğini görebiliyoruz. Birkaç sene önce kapımı çalan biri kız diğeri erkek iki öğrenci “Biz Cumhuriyeti koruyoruz” diyerek ellerindeki dergiyi bana satmak istemişlerdi. İş ve İşçi Kurumunda bir tanıdığım olmadığı için kendilerini kartvizitle değil, ancak “kendilerine doğru dürüst bir iş bulmaları” tavsiyesiyle uğurlayabildim.

Bu koruyuculuk mesleği sadece vatan ve Cumhuriyetle sınırlı kalmadı. Zaman içerisinde Atatürkçü ve Cumhuriyetçi kesimden daha başka kesimler de bu sporu keşfettiler ve kendilerine has teknik ve taktiklerle hayata geçirdiler. Meselâ Ehl-i Sünneti korumak için şu anda ne kadar infaz timinin faaliyette bulunduğuna dair bir istatistik bulunmuyor; fakat bu timlerden herhangi birisi bir saldırıyı başlattığı zaman, hedefteki kişi veya kurumların Allah yardımcısı olsun! Böyle savaşlarda delil aranmıyor, aranmasına ihtiyaç da kalmıyor, çünkü “etiketleme” yöntemleri delilden çok daha seri ve etkili sonuçlar veriyor. Saldırılar sırasında edep, terbiye, ahlâk, insaf, vicdan, kul hakkı gibi ayak bağı olabilecek bütün unsurlar otomatik bir mekanizma ile devre dışı bırakılıyor, muharipler küfür dağarcığının zenginliği nisbetinde alkış topluyor, hasmın maddeten ve mânen çökertilmesinden başka hiçbir gayeye itibar edilmiyor.

Buna karşılık, bir kısım timler de dini ve dindarları hurafelerden, cemaat ve tarikatlerden korumak için savaşıyorlar. Bu arada Mehdîyi korumak için savaşan timlerle ümmetin itikadını Mehdî inancından korumak için savaşan timler arasında da şiddetli çatışmalara şahit oluyoruz. Daha sonradan ortaya çıkan timler ise, kendilerinin kullanımına terk edilmiş boş bir alan bulamayınca hizmetin bütününe talip oluyorlar ve İslâmı koruma, dini müdafaa gibi isimler altında örgütlenerek, kendilerine hedef olarak seçtikleri kimseleri göz kamaştırıcı törenlerle adlî mercilere hedef göstermek gibi faaliyetlerle insanüstü kahramanlıklarını sergiliyorlar.

Bütün bu irili ufaklı timleri göz önüne aldığımızda, memleketin sürekli bir şekilde koruma savaşları altında bulunduğunu görebiliyoruz. Ve bu savaşlarda taraflardan herhangi birinin hedefinde yer almayan bir Müslüman kalmamış bulunuyor.

Seçim vaadleriyle zaman zaman bu sütuna misafir olan Sade Vatandaşımız da bu durumdan hayli zamandır muztarip bulunduğundan, probleme bir çözüm bulabilmek için yoğun çabalar harcadı. Ve nihayet bu çabalarının sonucunda, yeni bir bakanlık ihdas etmeye karar verdi.

Özetle, Sade Vatandaşımız bize “koruyucu içermeyen bir yönetim” vaad ediyor.

Bunun için de, “Ben iktidara gelince, Mukaddes Değerleri Koruyuculardan Koruma Bakanlığı adı altında yeni bir bakanlık kuracağım” diyor.

***

Sade Vatandaşın “Ben İktidara Gelince” başlığı altındaki diğer vaadlerine bu bağlantıdan erişebilirsiniz:

https://yazarumit.com/category/tefekkur/iktidar/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here