Ünlü ilâhiyatçı Kur’ân’a hakaret edecek bir duruma birden bire gelmedi. Onu bu noktaya getiren süreç hepimizi ilgilendiriyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

Mustafa Öztürk’ten ilk defa 2000’li yılların başlarında “Kur’an Dili ve Retoriği” adlı kitabı vasıtasıyla haberdar olmuştum. Kur’ân ile ilgili olarak son yıllarda ön plana çıkan görüşü – henüz âleme ilân edercesine bir seviyede olmasa bile – yer yer o kitapta da kendisini belli ediyordu. Bundan daha dikkat çekici olan ise onun üslûbuydu. Belli bir görüşü tercih etmediğini anlatırken, yer yer bunu bağıra çağıra yapıyordu. Açıkçası, tam televizyonların aradığı cinsten bir ilâhiyatçı idi Mustafa Öztürk.

Nitekim televizyoncuların Mustafa Öztürk’ü keşfetmesi, yahut daha doğru bir tabirle, Mustafa Öztürk’ün kendisini televizyonculara keşfettirmesi çok uzun zaman almadı. O zamanlar Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, daha sonra da Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde öğretim üyesi idi. Birer ikişer televizyon kanallarına abone olduktan sonra hâlâ taşrada kalması hem pratik, hem de karizmatik bakımdan pek uygun düşmediği için, uzun uğraşmaların sonunda ve karşılaştığı muhalefete rağmen kendisini Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine tayin ettirmeyi başardı. Hikâyenin bundan sonrası ve en nihayet gelip dayandığı nokta ise bildiğiniz gibidir.

Her ne kadar birkaç sene öncesine ait bir konuşma olduğu söylense de, tepkilere ve Öztürk’ün istifasına yol açan bu konuşmadan kamuoyu henüz haberdar olmuş bulunuyor. Müstafi ilâhiyatçı burada, daha önce KURAMER’in düzenlediği bir sempozyumdaki tebliğinde dile getirdiği görüşü daha da geliştirmiş görünüyor. Sempozyumdaki tebliğinde “Kur’an’daki politik dili izahta çok güçlük çekiyorum, hattâ izah edemiyorum” şeklindeki ifadelerle nisbeten daha “politik bir dil” kullanan Mustafa Öztürk, öğrencilerine hitaben yaptığı anlaşılan konuşmasında ise içinden ne geçmişse bütün içtenliğiyle onu ortaya döküyor ve Kur’ân’ın ifadelerini açıkça hakaretlerine hedef yapıyor.

“Televizyonlar olmasaydı bir ilâhiyat profesörü Kur’ân’a açıkça hakaret edebilir miydi?” sorusu, bizce gerçekten sorulmaya değer bir sorudur. Çünkü Öztürk’ün bugünkü durumuna gelişinde televizyonun önemli bir yeri vardır; hattâ bu süreçte başrol televizyona aittir diyebiliriz.

Mustafa Öztürk, bilindiği gibi, ilâhiyat eksenli televizyon savaşlarının ağır topları arasındadır. Herhangi bir kanalın yayın akışında Öztürk’ün adı görülecek olsa, bilinir ki, bu program kanlı, canlı, hareketli ve heyecanlı bir program olacak ve seyirciyi ekrana mıhlayacaktır. İşte burası televizyoncuların peşinde oldukları şeyin tâ kendisidir. Zira tartışma demek gerilim demektir, gerilim rating demektir, rating reklam demektir, reklam ise para demektir. Özetle, dinî konulardaki tartışma programlarına televizyoncuların çok düşkün olmaları onların – hâşâ – din düşmanı olmalarından değil, paraya iman etmiş olmalarından dolayıdır. Eğer akıllı uslu programlar rating yapsaydı, içimizde en akıllılarımız ve en dindarlarımız da televizyoncular olurdu.

Lâkin televizyonculukta şöyle bir hayat kanunu da vardır: Her zirveyi ya daha büyük bir zirve, ya da bir çukur izler. Ratingde zirveyi yakalamış olmanız yetmez; rating savaşlarında yerinizi koruyabilmek için bir sonraki adımınızda daha yükseği hedef almak zorundasınızdır. Aksi takdirde yerinizi bir başkasına kaptırmanız kaçınılmaz olur. Bunun yolu da her seferinde daha çarpıcı birşeylerle seyircinin sinir sistemini ayaklandırmaktan geçer. Televizyoncunun durumu böyle olduğu gibi, ekranlardan birkaç hafta uzak kalmayı hayatî tehlike olarak algılayan gladyatörlerimizin çabaları da aynen böyle yeni iddialar, yeni buluşlar, yeni söylemler araştırıp geliştirmek ve her defasında bir önceki performansını geride bırakmak hedefine kilitlenmiştir. Pek tabii ki bu durum savaşçılarımızın ekran dışı hayatlarını da etkiler ve onları sürekli “inovasyona” zorlar.

Ama bütün suçu televizyoncuların üzerine yükleyip de kendimizi bir kenara çekmeyelim. Aslına bakarsanız, bu sürecin en büyük suç ortağı kimdir diye sorulduğunda, “Biziz” diye cevap vermemiz gerekecektir. Az önceki tesbitimizi hatırlayalım: Televizyon programları seyirci buldukları sürece vardırlar. Bitli baklanın kör seyircisi ise bizden başka kim olabilir? Emin olunuz, dinî konulardaki tartışma programları seyirci toplamasaydı, bunlardan bir tekini ekranlarda göremezdiniz. Bu yüzden, milletin dinini ve imanını selâmette görmenin en başta gelen şartlarından biri, din konulu tartışma programlarını seyretmemektir diyebiliriz. Kur’ân’ın uyarıları, fikren katılmasak bile sadece onları seyretmiş olmamızı dahi çok ağır bir sorumluluk sebebi saymaktadır. Nisâ sûresinin 140. âyetinde “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz” buyuruluyor.[1]

Mustafa Öztürk’ün Kur’ân’ı tamamen ortadan kaldırmak gibi bir hedefi var mıydı, bunu bilemiyoruz, hattâ sanmıyoruz. Ama sözleri aynen bu hedefe hizmet ediyor. Bir dinin temel kitabını küfürlerle ve çapsız ifadelerle dolu bir beşer uydurması olarak tanıtanlar, bundan sonra insanların hangi şeye inanmasını bekleyebilirler?

Fakat, niyeti ne olursa olsun, bir ilâhiyat hocasının mesleğini böyle hazin bir son ile noktalamasındaki baş rol, televizyona ve televizyon seyircisi olarak bize aittir.

Kimbilir, eğer televizyon olmasaydı, Mustafa Öztürk belki hâlâ Müslüman kalacaktı.


[1] Bu konuyla ilgili daha geniş açıklamayı şu yazımızda bulabilirsiniz: https://yazarumit.com/tartisma-programlari-hakkinda-urperten-bir-uyari/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız