Eski Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, kendi sitesinde yayınladığı bir yazı serisinde, muhafazakâr kesimin Sultan Abdülhamid algısını temelinden sarsacak açıklamalar yaptı. Tamamına huseyincelik.net adresinden ulaşabileceğiniz on bir bölümlük yazı dizisinden bazı alıntılar:

Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Partisinin kötü yönetimi, bir kez daha “Gelen, gideni aratır” atasözüne hak verdirdi. Daha önce sırılsıklam Abdülhamid muhalifi olan bir çok şair ve yazar, bu yönetimi görüp yaşayınca, Sultan’dan özür dileyen, pişmanlıklarını dile getiren yazılar ve şiirler yazdılar. Burada üzerinde durulması gereken husus şudur: Gelenin daha kötü olması gideni iyi yapar mı? . . . İttihatçıların devlet yönetimine acemiliği, zorbalığı ve çeteciliği bulaştırması, Sultan Abdülhamid dönemini İstibdat Dönemi olmaktan çıkarır mı?

***

Sultan Abdülhamid de bütün faniler gibi, hatasıyla sevabıyla izler bırakarak bu alemden göçüp gitti. Bize düşen övgü ve sövgü saplantısına düşmeden onu gerçek yüzüyle tanımak ve tanıtmaktır. Onun sıkı idaresine, “Devlet-i Ebed-müddet”, “Devletin Bekası”, “Hilafetin Bekası” gibi mazeretler üretenler bilsinler ki, yanılıyorlar. Çünkü bütün despot rejimler bu ve benzeri mazeretlere sığınıyorlar. Unutmayalım ki, yönetimde esas olan, insanların huzur ve mutluluğudur. Devlet bunu sağlıyorsa bir anlam ifade eder. Günümüz dünyasında da özgürlükleri, güvenlik kaygısına feda eden yönetimler de “kamu düzeni ve güvenliği”, “devletin bekası”, “milli menfaatlerimiz”, “asayişin temini” gibi gerekçeler ileri sürüyorlar. Tarih gösterdi ki, Osmanlı Devleti dahil, hiç bir devlet için “bâkilik” söz konusu değildir. Esasen” Ezelî” ve “Ebedî” sıfatları Allah’tan başka hiç bir şey için kullanılamaz. Mezarlarımızın bile neredeyse hepsinin üstünde “El Bâki, Hüve’l- Bâki” diye yazar. Yani, “Bâki olan sadece O’dur”.

***

Mizaç olarak zaten evhamlı bir insan olan Sultan Abdülhamid’in ruh hali üzerinde, amcası Sultan Abdülaziz’in trajik ölümü ile Çırağan Sarayı’na kapatılan ağabeyi V. Murad’ın, kendisi için tehdit oluşturan varlığı çok olumsuz etkiler yapmıştır. Yine kardeşleri Mehmet Reşat ve Vahdettin’in olgun yaşlarda ve potansiyel padişah adayı olmaları Sultan Abdülhamid’in uykularını kaçıran faktörlerdendir.Tarihte birçok örneğine rastladığımız gibi, Sultan Abdülhamid, işe kendisini iktidara getiren muktedirleri ortadan kaldırmakla işe başlamıştır. Çünkü sizi iktidara getirme gücüne sahip olanlar, günün birinde işlerine gelmediği zaman sizi iktidardan uzaklaştırabilirler de. Bunun için kilit isim, 1876 Anayasası’nın babası olan Mithat Paşa’dır. Mithat Paşa, Anayasa’ya ısrarla bir madde koydurmuştur. Söz konusu 113. maddeye göre, Padişah istediği zaman istediği devlet adamını, istediği yere sürgüne gönderebilecektir. Mithat Paşa’nın amacı, bu maddeyi kullandırarak bütün rakiplerini İstanbul’dan sürdürmek ve daha sonra rahatça sadrazamlık yapmaktır. Kaderin cilvesine bakın ki, genç Sultan Abdülhamit, 1876 Anayasası yürürlüğe girer girmez 113. maddeyi ilk olarak Mithat Paşa’ya uygulamıştır. Başkaları için hazırlanan kuyuya Mithat Paşa’nın kendisi düşmüştür. Diyar diyar sürgünden sonra Mithat Paşa’nın Taif’te bir zindanda boğdurularak öldürülmesi, Sultan’ı bir süreliğine rahatlatmıştır.

***

Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid dönemi, gerekçesi ister devletin bekası, ister saltanatın bekası, ister hilafetin bekası ve isterse de şahsının bekası olsun, gerekçe ne olursa olsun bir İstibdat devridir. Devletin kurduğu hafiye sistemi terör estirmiş, jurnalcılık ve muhbirlik geçim kapısı haline gelmiştir. Bizim muhafazakar camia, Sultan Abdülhamid devrinin “İstibdat Devri” olarak nitelendirilmesinden hiç hoşlanmaz. Gerekçe olarak da “o zamanın şartları”nı ileri sürerler. Bu yaklaşımla, ulusalcı Kemalistlerin tek parti dönemindeki baskıcı uygulamalara, meşrulaştırıcı kılıflar uydurmaları arasında özünde bir fark yoktur.

Malum, baskıcı rejimler, maskeli insanlardan oluşan münafık bir toplumun oluşmasına yol açarlar. Siz, insanların kendi ülkelerinde, hür zeminlerde, kendilerini ifade etmelerine veya itirazlarını dillendirmelerine müsaade etmezseniz iki şey olur: Bu insanlar, ya yurt dışına çıkarlar veya faaliyetlerini yer altına indirirler. Her iki durumda da kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir. Konuşan toplumlarda patlamalar olmaz. Ancak susturulan toplumlarda adeta gaz birikmesi gibi sıkışmalar meydana gelir. Böyle durumlarda çoğu zaman küçük bir kıvılcım adeta grizu patlaması gibi sonuçlar doğurur.

Nitekim, Sultan Abdülhamid döneminde de böyle olmuştur. Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’da, dertlerini dile getirmelerine müsaade edilmeyen ve sürgünlere gönderilen Yeni Osmanlılar’ın, (Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve diğerleri) yurt dışında yürüttükleri muhalefet, onların oluşturduğu fikrî ve politik zemin üzerine I. Meşrûtiyet ilan edilmiştir. Kısa bir süre sonra Meşrûtiyet’in, yani padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve Millet Meclisi’nin kurulmasını esas alan rejimin ortadan kaldırılması, Türkiye’deki ikinci nesil muhalefet hareketi olan Jön Türkler’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ağırlıklı olarak Kahire, Londra, Cenevre ve Paris’te faaliyet gösteren Jön Türkler, içerdeki sivil ve asker gayrimemnunlarla da sıkı bağlar kurunca II. Meşrûtiyet’i, bir emrivaki ile ilan ettiler ve Sultan buna boyun eğmek zorunda kaldı. Partileşen örgüt, İttihat ve Terakki olarak kısa zamanda bütün iktidarı eline aldı.

Nitekim Milli Şairimiz Mehmet Akif, II. Meşrûtiyet’in ilanının ardından İstanbul’da galeyana gelmiş kalabalıkları, neşterin altındaki kör çıbanın patlamasına benzetmiştir.

***

Dönemin islamî hassasiyetleri ön planda olan aydınlarının neredeyse hepsi Sultan Abdülhamid’e sırılsıklam karşıdırlar. (Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, Babanzade Ahmet Naim Efendi, İzmirli İsmail Hakkı, Ferit Kam, Eşref Edip, Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Said Nursi vs.) Çünkü bu aydınlar, baskı rejiminden dolayı münafık ve maskeli bir toplum oluştuğunun farkındaydılar. Onun için bu Müslüman aydınlar, hilafet kurumu ve sözümona din adına tesis edilen otoriter bir yapıdan değil, homojen bir yapısı olmayan, hürriyetçi ama İslamcı olmayan Meşrutiyetçilerden yana oldular.

Sultan Abdülhamid’in yanında ve yöresinde, bilinenin aksine, en kritik görevlerde bulunanların çok önemli bir kısmı gayri müslimlerdir. Abdülhamid devri, bu yönüyle, bugünün “yerli ve milli” anlayışıyla mukayese kabul edilemeyecek kadar çoğulcu bir görüntü sergilemektedir. Sultan Abdülhamid’i adeta kutsayan günümüz Türkiye’sinin İslamcılarına bugün bile böyle bir tabloyu kabul ettiremezsiniz .

Bu gayri müslim devlet adamlarına bazı örnekler verelim:

– Artvin Dadyan Paşa ( Ermeni) Dışişleri Bakanı

– Spiridion Mavroyeni ( Rum ) Özel dokturu

– Sami Günzberg ( Yahudi) Diş hekimi

– Nişan Efendi ( Ermeni ) Basın danışmanı

– Teodor Kasap ( Rum) Saray Kitapçıbaşısı

– Agop Paşa ( Rum ) Şahsi Emlakçısı daha sonra Maliye Bakanı

– Sarkis Balyan ( Ermeni ) Mimarbaşısı

– Aleksandros Karatodori Paşa ( Rum ) Bayındırlık Bakanı

– Mareşal Ferdinand ( Bulgar Prensi ) Yaveri

– Raimando D’Aranco (İtalyan ) Saray Mimarı

– Fausto Zonaro ( İtalyan ) Saray Ressamı

– Arturo Stravolo ( İtalyan) Saray Tiyatrocusu

– Sava Paşa ( Rum) Dışişleri Bakanı

– Ohannes Efendi ( Ermeni ) Ticaret Bakanı

– Ohannes Sakızyan ( Ermeni ) Maliye Bakanı

– Miamili Portakalyan ( Ermeni )Maliye Bakanı

***

Hakkını yememek lazım, Sultan Abdülhamid, 1876’da padişah olduğu zaman Osmanlı Hazinesi ve Maliyesi, yukarıda da belirttiğimiz gibi zaten iflas etmişti. Ne var ki, O, ekonomik olarak ülkeyi şaha kaldıran bir icraatın sahibi de değildir. Eğitim, sağlık, ulaştırma ve haberleşme alanlarında bıraktığı çok önemli hizmetler vardır. Onun zamanında bilim, teknoloji ve tarım alanlarında da ciddi iyileşmeler olmuştur. Ancak bilinenin aksine, Osmanlı Devleti, ekonomik olarak en fazla Sultan Abdülhamid döneminde dışa bağımlı hâle gelmiştir. Rumi 28 Muharrem 1299, Miladî 20 Aralık 1881’de padişah kararnamesi ile Kurulan Duyûn-ı Umumiye Meclisi, tarihimizde yabancıların maliyemize yaptıkları en büyük müdahaledir.

Öyle ki, günümüz IMF’sinin dayatma ve şartları, Düyun – Umumiye’nin şartları ve uygulamaları karşısında çok hafif kalır. Bu kararname ile alacaklı devletler Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin çok önemli bir kısmına resmen el koymuşlardır.

1854-1914 yılları arasında dışarıdan toplamda 41 ayrı anlaşmayla borçlanmaya gidilmiş, bunun da toplam 20’si Sultan Abdülhamid dönemine rastlamaktadır. Her ne kadar miktar olarak Sultan Abdülaziz kadar açılmamışsa da, o da dış borçlanma sarmalından devletin yakasını kurtaramamıştır. 1854’te almaya başladığımız dış borçların son taksidini 1954’te ödedik.

***

Kemalistlerin Atatürk ve İsmet Paşa etrafında ürettikleri efsaneler gibi, muhafazakar camia da Sultan Abdülhamid adına efsaneler ve yalanlar üretmiştir. Bu yalanlardan biri de “Sultan Hamid zamanında devlet bir karış toprak kaybetmedi” şeklindeki yalandır. Halbuki Sultan Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların kilometre kare olarak büyüklüğü bugünkü Türkiye’nin iki katından fazladır. Kıbrıs, Tunus, Mısır, Sırbistan, Romanya, Karadağ ile Rumeli’deki irili ufaklı birçok yer onun zamanında kaybedildi. Kars ve Ardahan’ın yıllarca Rusların işgalinde kalması da cabası.

Kıbrıs’ın 1878’de, yani Sultan Hamid’in devri iktidarında, İngiltere’ye nasıl bırakıldığı ise başlı başına bir hadisedir.

***

Bazılarının zannettiği gibi biz Cumhuriyet Dönemi ile birlikte Batı’ya açılmadık. Batı’ya açılma Osmanlı Sarayı’nda başladı. Mimariden musikiye, plastik sanatlardan giyim kuşama kadar her alanda Batılılaşmanın hem merkezi hem pompalandığı yer Saray’dır.

Saray’ın Batılılaşma tercihi, II. Mahmut döneminde hız kazanmış, Sultan Abdülmecid döneminde zirve yapmış, Sultan Abdülhamid döneminde de kararlılıkla sürdürülmüştür.

Sultan Abdülmecid, ilk Saray tiyatrosunu Dolmabahçe kompleksi içinde inşa ettirmiştir. Dieterle ve Hammond isimli mimarların projelendirdiği İtalyan üslubundaki tiyatro binasının iç dekorunu Paris Operası dekoratörü Sechan yapmıştır. Tiyatro, 1859’da Naum Tiyatrosu sanatçılarının sahnelediği Luigi Ricci’nin ‘Scaramuccia’ operasıyla açılmıştır.

Sultan Abdülhamid de babasının bıraktığı yerden devam etmiş, o da Yıldız Sarayı içinde özel tiyatrosunu yaptırmıştır. Binanın mimarı, Kalfa Vasilaki’nin oğlu Yanko’dur.

Yıldız Sarayı Tiyatrosu‘na İtalyan Arturo Stravolo‘yu yönetmen olarak atanmıştır. Stravolo‘nun çocukları ve damatları da sanatçıdır ve hepsi de II. Abdülhamid‘in tahttan indirildiği 1909 yılına kadar, Yıldız Sarayı Tiyatrosu‘nda sahneye konan eserlerde rol almıştır. Hünkar’ın sahne sanatlarında tercihi İtalya olmuştur.

Sultan Abdülhamid, çocukluğunda Paul Dussap’tan musıkî, Guatelli’den piyano dersleri almıştır. Şehzadeliğinde ise Donizetti ve Lombardi’den de dersler almıştır. Esasen tercih ettiği musiki de Batı müziğidir. Özellikle opera ve operetlere bayılır, Türk musikisinden hazzetmediği de çok iyi bilinir. Hünkar 17 çocuğuna da Batı müziği dersleri aldırmıştır.

Sultan Abdülhamid dönemi mimarisine yön ve şekil verenler de ya gayrimüslimler veya yabancı mimarlardır. Mimar başı Sarkis Balyan’ın yanı sıra, Mimar Vasilaki, Mimar Yanko, Mimar Ohannes, Amasyan Efendi, Dikran Kalfa, Başmühendis Bertier gibi isimler en çok bilinenlerdir. Yabancı mimarlardan en ünlüleri ise, Alexandre Vallaury, Raimondo d’Arenco, Guilio Mongeri, Philippe Bello, M. Rene Dukas, Jachmund, Otto Ritter ve Helmuth Cuno gibi isimlerdir. Batılılaşma dönemi mimarisine,bilindiği gibi, Mimar Sinan veya Sedefkâr Mehmet Ağa ilham kaynağı olmamıştır.

***

Sultan Abdülhamid’in Siyonizm’le mücadelesi ile ilgili olarak yazılıp çizilenlerin çoğu da abartı ve süslemelerden payını almıştır.

Dönemin dünyaca meşhur banker ailesi Yahudi Rothchildler, Sultanla ileri derecede içli dışlıdırlar. Kendileri borç vermede cömert oldukları gibi, Sultan da onları nişan ve hediyelere boğmaktan geri durmamıştır. Bu aileyle Osmanlı’nın yakın ilişkisi II. Mahmut döneminde başlamış, Sultan Hamid’in babası Sultan Abdülmecid, Kırım Savaşı esnasında Rothchildler’dan büyük çapta silah satın almıştır. (Bkz. Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu,Doç. Dr. Sezai Balcı,Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu, Erguvan Yayınları, İstanbul, 2017).

Dünya Siyonizm Kongresi’nin lideri Teodor Herzl ile Sultan Abdülhamid arasında Filistin üzerine geçtiği iddia edilen meşhur diyalog da hiç bir belgesi olmayan bir tevatürden ibarettir. Aksine Teodor Herzl’in, 1902’de Sultan’ı ziyareti esnasında Sultan tarafından hüsn-i kabul görmüştür. Yani, kendisine nezaketle muamele edilmiş, ağırlanıp uğurlanmıştır. Ayrıca farklı zamanlarda Herzl’e üçüncü ve birinci dereceden Mecidî nişanlar da verilmiştir. (Bkz. Prof. Dr. Vahdettin Engin,Pazarlık, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2017).

Sultan Abdülhamid, bilinenin aksine Rothschildler’in Filistin’de koloniler kurmalarına müsaade ettiği gibi, Musevilerin burada arazi satın almasına da müsaade etmiştir. Yabancı kaynaklar değil, Balcıoğlu ve Balcı, yukarıda adı geçen eserlerinde Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelere dayalı olarak bu durumu çok net bir biçimde ortaya koymuşlardır.

***

ırağan olayının ] hemen ertesi günü Padişah, İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Henry Layard’ı Saray’a davet etmiştir. Elçi’nin Londra’ya gönderdiği “Top secret and very confidental” ( çok gizli ve çok mahrem ) damgalı yazısında, Sultan’ı çok endişeli bulmuştur. Her zaman aralarında tercümanlık görevi yapan Küçük Sait Paşa bile bu sefer görüşmeye alınmamıştır. Sultan’ın Rum asıllı özel doktoru Dr. Mavroyeni tercümanlık görevi yapmak üzere içeridedir.

Sultan, Elçi’ye Çırağan Olayı’nın sadece Ali Suavi ve birkaç yüz muhacirin girişimi olmadığını, bu olayın arkasında ordunun ve yüksek bürokrasinin bulunduğunu söyleyerek yardım istemiştir. Sultana göre kendisinin tahttan indirilerek çoluk çocuğuyla birlikte perişan edilmek istendiğini, Topkapı Sarayı’nın loş odalarına kapatılması halinde buna dayanamayacağını söyler. Layard’a, şahsına ve ailesine yönelik daha ileri bir hareketin olması halinde İngiltere’nin kendisini koruyup korumayacağını sorar.

Layard, bu konuyu Londra ile paylaşmadan ve oradan talimat almadan şahsen bir karar veremeyeceğini söyleyerek ayrılır. Elçi,Dış İşleri Bakanı Lord Salisbury ile şifre sistemiyle yaptığı yazışmalardan sonra iki gün sonra tekrar Sultan’ın huzuruna çıkar. İçerde yine Sultan’la Elçi’den başka sadece Dr. Mavroyeni vardır. Layard, Sultan’a, “ Majesteleri Kraliçe, sadece Sultan’ın şahsını ve ailesini değil, Küçük Asya (Anadolu)’daki bütün topraklarını korumaya taliptir” der. Sultan, bu habere sevinmiştir. Ne var ki, İngilizlerin hiç bir ihsanı karşılıksız değildir.

Layard,Kraliçe adına Sultan’dan Kıbrıs adasını istemektedir. Sultan bu talebi kabul etmiş ve derhal işlemlere başlamaları için Başbakan Sadık Paşa’ya talimat vermiştir. Bu arada, Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle İzmit körfezinde demirli olan İngiliz donanmasının en büyük zırhlı gemilerinden biri olan Helicon gemisi, herhangi bir durumda Sultan’ı gemiye almak üzere Ortaköy açıklarına çekilmiş ve uzun bir süre burada tutulmuştur.

Nitekim, 24 Mayıs 1878’de Layard’ın Sultan’a ilettiği taleple ilgili çalışmalar hızla tamamlanmış, imzalanan antlaşma ile Kıbrıs 4 Haziran 1878 tarihinde üs olarak kullanılmak üzere İngiltere’ye bırakılmıştır.

Antlaşmadan kısa bir süre sonra, Sultan pişman olmuş, Başbakan’a yazdığı bir layihada, o zaman içinde bulunduğu kötü ruh hali ve hastalığını gerekçe göstererek konunun İngilizler’le yeniden müzakere edilmesini istemiştir. Ancak atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir. Kıbrıs elden gitmiş ve Kraliçe, bu başarısından dolayı Elçi Layard’ı “Grand Croos” nişanıyla ödüllendirmiştir,

Bu görüşmelerle ilgili yüzlerce sayfalık resmî yazılar, telgraflar ve layihalar, İngiliz Devlet Arşivi( Public Record Office ) ile Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunmaktadır. Belgelerin fotokopileri ve referanslar ise aşağıda zikredilen eserde yer almaktadır: (Bkz. Hüseyin Çelik, Ali Suavi ve Dönemi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994, s. 404-429, 725-748).

***

Korku, Allah tarafından insanlara hayatın korunması için verilen bir sigortadır. Ancak korkunun kontrolden çıkmış şekli evhamdır. Ne yazık ki Sultan Abdülhamid’in vehimleri cinnet derecesindeydi. Evet zor bir dönemin padişahıydı, suikaste uğramıştı, şehzadeliğinden beri çok şey görüp geçirmişti. Bütün bunlar mizacıyla birleşince işte bu mütevazi yazı dizisinde tanıtmaya çalıştığımız Sultan Abdülhamid ortaya çıkıyordu.

Abartılı Abdülhamid güzellemeleri yapanlara da Nedim’in “Haddeden geçmiş nezâket, yâl ü bâl olmuş sana” beyitiyle başlayan ünlü gazelindeki son beyti hatırlatmak isterim. Şair Nedim, bu gazelde, aslında hiç var olmayan bir güzeli, çok abartılı bir biçimde, uzun uzadıya niteledikten sonra aslında böyle bir güzelin var olmadığını, kendisine bir anlık bir peri yüzü göründüğünü, bir hayal gördüğünü ifade eder:

“Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm,

Bir perî-sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana.“

Değerli arkadaşlar, inanın, sizin varlığına inandığınız Sultan Abdülhamid hiç bir zaman var olmadı.

Sürç-i lisan ettiysek affoluna.

huseyincelik.net

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here