– 26 –

Manevî kazançlara ortaklık, Bediüzzaman’ın bilfiil uygulayarak talebelerine ders verdiği bir kardeşlik ve dayanışma prensibidir. Bu ortaklıkta herkes ne hayır işlediyse onun sevabına diğerlerini ortak eder; bunun karşılığında, geri kalan bütün Risale-i Nur talebelerinin manevî kazançlarına kendisi ortak olur. Barla’dan sonra Isparta’daki ikameti sırasında telif ettiği İhlâs Risalesinde, Bediüzzaman, manevî kazançların, ne kadar çok kişi tarafından paylaşılırsa paylaşılsın, tıpkı herkesin yararlandığı bir ışık gibi, paylaşılmakla azalmadığını hatırlatmakta ve bu manevî ortaklıktaki kazancın büyüklüğüne talebelerinin dikkatini çekmektedir.[1]

Bu kazanç konusundan da anlaşılacağı gibi, Bediüzzaman ile talebeleri arasındaki münasebet ve muhabbetin ilginç bir boyutu vardır: Bu bağlar mânevî olduğu için, madde âleminin sınırlamalarından etkilenmemesi gerekir. Hattâ ne mekân bir engel teşkil eder bu bağlamda, ne de zaman. Önce gelen ve sonra gelecek olan, doğuda veya batıda bulunan, yerin altında yatan ile üstünde gezinen arasında, hiçbir uzaklık bulunmaz.

Mâbeynimizdeki münasebet ve uhuvvet inşaallah hâlis ve lillâh için olduğun­dan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücut, iki hakikî dost için bir meclis hük­mündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firakı yok, hep visaldir. Fâni, me­ca­zî, dünyevî dostluklar sahipleri, firakı düşünsün, bize ne?

 

Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşin­le ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhîye beraber el açıp niyaz etmek suretinde görebi­lirim.[2]

 

Mâbeynimizde münasebet mânevî, ruhî, hakikî olduğu için zaman ve mekân müdahale etmez. Dergâh-ı İlâhîye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa, Hüsrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazı­ların, hususan On Dokuzuncu Mektuptaki mübarek hattın göründükçe seni hayalimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada gör­mek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır.[3]

IMG_5154-a

Âhiret o kadar yakın ki…

Lâkin, münasebet ne kadar manevî de olsa, yaşanan maddî âlemin gereği, başa gelen ayrılıklar büsbütün etkisiz kalmaz; hattâ zaman zaman ruhları iyice sarstığı da olur. Yine de tesellîye yetişen, ayrılığın geçici, kavuşmanın ise sürekli oluşuna olan imandır. “Aziz Üstadım,” diye yakınmaktadır Zekâi. “Şu hicrana ve firaka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa, yine beni müteessir ediyor.”[4]Af çıkmış, Üstad İstanbul’a gidiyormuş” şeklindeki bir haber üzerine kaleme aldığı satırlarında ise, Üstadın âhiret hemşirelerinden Müzeyyene, duygularını şu kısacık cümle ile pek keskin bir şekilde anlatır:

“Zannettim ki, bütün Atabey’in dağları üzerime düşüyor!”[5]

Kısacası, Üstadından az bir zaman için de olsa uzakta bulunan herkes, Mevlânâ’nın neyi gibi, bir ayrılıktan hikâyettedir. Bu acılardan Bediüzzaman da payını alır. Hele bir Nur talebesi beka âlemine göçtü mü, onun yüreğinden bir parça da onunla birlikte kopup gitmiştir. Ne Abdurrahman’ın ölümünü unutur Bediüzzaman, ne Binbaşı Âsım Beyin, ne Hafız Ali’nin. Aradan yıllar da geçse hepsini hasretle anmaktan kendisini alamaz. Bununla beraber, tesellî yine uzakta değildir. Talebesinin gittiği yer, kabir âlemi de olsa, bir komşu vilâyet kadar yakınlaşır Bediüzzaman’a.[6] Hulûsi Yahyagil de, ancak dünyaya ait meşgaleler sırasında ayrılık acısını duymakta, iman ilimleriyle baş başa kalınca dertler ve acılar, zaman ve mekân kavramıyla birlikte yok olup gitmektedir:

O meşgaleden feragat edildiği anda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı dîdar ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf-ı mekânı da tesirsiz görüyorum.[7]

Bir muhabbet bahsine girildiğinde, elbette ki, maddî sebeplerle açıklanabilecek fazla birşey kalmaz ortalıkta. Seven niçin sever, sevilen niçin sevilir? Aralarında hiçbir akrabalık yahut çıkar bağı olmayan insanların arasındaki ayrılıklar niçin kalpleri delik deşik eder?

Sonra mekân nasıl aradan kalkar? Zaman nasıl kaybolur?

Bunlar ve benzeri sorular, bizi Risale-i Nur’un temel meselesine, iman ilimleri konusuna getiriyor.

[Devam edecek]

[1] A.g.e., 671.

[2] A.g.e., 1515-6.

[3] A.g.e., 1523.

[4] A.g.e., 1462.

[5] A.g.e., 1536.

[6] A.g.e., 1015.

[7] A.g.e., 1498.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here