Övünme alışkanlığı, Risale-i Nur talebelerini, eserleri anlamaktan, yaşamaktan ve iman hakikatlerine muhtaç kitlelere ulaştırmaktan uzaklaştırıyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

-20-

Bediüzzaman Said Nursî talebelerine “tefâni” adını verdiği bir kaide öğretmişti. Bu, Risale-i Nur talebelerinin benlik dâvâsından tamamen vazgeçerek birbirlerinde fâni olmalarını, buz parçası hükmündeki benliklerini cemaatin ortak havuzunda eritmelerini ve hareketlerinde yegâne gaye olarak Allah’ın rızasına talip olmalarını esas alan bir ilke idi.

İlk nesillerde bu ilke olağanüstü sonuçlar verdi. Koyu bir istibdat döneminde, baskıların en yoğun seviyelere ulaştığı bir zamanda, bütün ülkeye yayılan bir hizmet ağının gece gündüz demeden senelerce faaliyetlerine devam etmesi ve yüz binlerce eseri üreterek insanlara ulaştırması, ancak benliklerinden soyunmuş, birbirlerine itimat ve muhabbette zirveye erişmiş, emeklerine Allah rızasından ve insanların imanlarını kurtarmaktan başka hiçbir gaye veya menfaati bulaştırmamış tertemiz ruhlarla başarılabilecek bir işti ve başarıldı.

Takip eden nesillerde ise, cemaatlerimizin dünya hayatı ve siyasetle tanışmasından sonra bu ilke mutasyona uğradı. Gerçi benlikler bu dönemde de ortak havuza atılmaya devam etti, ama bu defa “tefâni”den ortaya çıkan şey daha geniş bir havuz değil, gittikçe büyüyen buzdağları idi. Çünkü tefâni ilkesi artık sadece özne değişiminden ibaret bir gramer işlemi olarak muamele görüyor, “Ben yaptım” yerine “Biz yaptık” deyince maksadın hasıl olduğu sanılıyordu.

Oysa “biz” zamiri övünmeye değil, himmetlerin ve dâvâ arkadaşları arasındaki samimiyet ve muhabbetin ziyadeleşmesine vesile olsun diye bu ilke formülleştirilmişti. Ferdî övünmelerin cemaat halinde övünmeye dönüşmesine Bediüzzaman’ın koyduğu isim ise “nev’in enaniyeti” idi.

Tefâni kavramındaki anlam kaymasını 11. Bölümde temas ettiğimiz kudsiyet kaymasıyla beraber ele aldığımızda, bugünkü cemaat tablosunu meydana getiren sebepleri çözmek zor olmayacaktır: Kur’ân-ı Kerim ihmal edilince, onun lâzımı olan ve her türlü kusurdan münezzehiyeti ifade eden kudsiyet Risale-i Nur’a ve müntesiplerine kaymış, böylece cemaat halinde ölçüsüzce övünmenin yolu açılmıştır. Burada, daha ileri gitmeden önce bir parantez açmamız gerekiyor.

İlk nesillerin lâhikalara girmiş mektuplarında ve mahkeme müdafaalarında da Risale-i Nur’u ve hizmetkârlarını senâ eden ifadeler bir hayli fazladır. Ancak onların yazdıkları, yaşanan hayattan süzülmüş izlenimlerdi; iman hakikatlerine muhtaç ruhlara bu hakikatleri ulaştırmaya vesile olmuş kimselerin o muhtaç ruhlarda bu hakikatlerin eserini görmüş olmaktan gelen şevkle kalemlerinden dökülen ve hem okuyanları, hem de yazanları daha çok gayrete getiren satırlardı. Onlar Kur’ân’dan sadece dostlar alışverişte görsün diye söz etmiyorlar, bu eserlerin Kur’ân ile irtibatını bizzat müşahede ve tecrübe ettikleri için onlara meftun olduklarını dile getiriyorlardı. Çileli ve tehlikeli bir dâvâyı yüklenmiş, gece gündüz insanların en büyük ihtiyaçlarına derman yetiştirmek için çalışan insanlar olarak, onların, maruz kaldıkları tehlikelere karşı birbirlerine destek olmak gibi benlikten ve dünyevî menfaatlerden uzak gayeleri, sırf Allah rızasını kazanmak gibi tek bir ulvî hedefleri vardı.

Sonraki zamanlarda serbestiyet, sosyal hayat ve siyasetle tanışan nesillerin öncelikleri değişmeye başladı. Tek tek insanlara iman hizmeti ulaştırmak ve her birinin derdiyle ayrı ayrı uğraşmak gibi sabır ve zaman isteyen yollar yerine, Risale-i Nur’un mahiyetine ve ölçülerine en uzak bir yol olan siyasî hedefler Risale cemaatlerinin ilgi alanına girdi. Gözler makam, rütbe ve ünvanlara dikildi. Ondan sonra da “Biz . . .” diye başlayan övünmelerin önünde hiçbir engel kalmadı. Tabii, yüceliği üzerinde bu kadar vurgu yapılan bir topluluğun Mehdîlikten daha aşağı bir dereceye razı olması beklenemezdi. Nitekim bu yola girdikten sonra cemaatlerimizin söylemleri ekseriyet itibarıyla Mehdîlik makamı etrafında yoğunlaşmaya başladı ki, bu yol aynı zamanda cemaatlerimizin siyasetle ilgilenmeleri için de bir nevi mazeret teşkil ediyordu. Bu konunun ayrıntılarını Mehdiyet ile ilgili 15. Bölüme havale ederek, ilk nesillerden devralınan mirasın bugünkü kahramanlar elinde ne hale geldiğini gösteren küçük bir karşılaştırmayı ibret nazarlarınıza sunuyoruz.

Bediüzzaman, tefâni ilkesinin bir uygulaması olarak, talebelerine “birbirlerinin faziletlerine naşir olmayı” tavsiye etmişti. Talebeleri de aynın böyle yapıyordu. Onun bütün talebelere örnek olarak gösterdiği iki kişiden birisi diğerini “Üstad-ı Sani Hulûsi beyefendimi saatçilerde bulunan yıldızvari sekiz on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum” sözleriyle tarif ederken, diğeri de “Bana liyakatimin çok fevkinde hüsnüzan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi Sabri kardeş” diye ona hitap ediyordu. Şimdi geliniz, nezaket ve zarafetin zirvesindeki bu ifadeleri, kendileri gibi düşünmeyen Risale-i Nur talebelerine “canavar hayvan,” “Nur mesleğine sadakatsiz herif,” “tasmasını tutan sahibinin hoşt demesiyle kudurmuş” gibi ifadelerle hücum eden “ana akım” savunucusu kahramanların üslûplarıyla mukayese ediniz! Aralarındaki tek ortak nokta: Evvelkiler de, şimdikiler de sözleriyle kendi içlerinde olan şeyi dışa vuruyor ve kendilerini tanımlıyor, o kadar! Fakat öyle bir topluluğa vâris olanlardan bir kısmının bu duruma nasıl geldiği üzerinde ne kadar durulsa azdır. Zira, her ne kadar bu edep yoksunu tavır ekseriyetçe benimsenmese bile, o güzide topluluktan böyle bir azgınlar güruhunun çıkmış olması, bazı büyüklerce himaye görmesi ve topluluğun geri kalan kısmının da bu duruma seyirci kalması, sadece bir cemaatin değil, belki milletlerin hayatını tehdit etme istidadını taşıyan bir çürümeyi göstermiyor, gözümüze sokuyor!

***

Övünmelerin hatâları görmek ve tashih etmek imkânını büyük ölçüde insanların ve cemaatlerin elinden alması beklenmelidir. Oysa fertler gibi, fertlerden meydana gelmiş olan cemaatlerin de hatâdan arınmış olamayacakları açıktır. Lâkin ümmetin fazileti hakkındaki hadis-i şeriflerde “ümmet” mânâsında kullanılan “cemaat” kelimesini her cemaatin kendisine yontacak şekilde kullanması genel bir uygulama halini aldığı için, Risale-i Nur cemaatlerinde de beraberce verilen (veya verdirilen) kararlarda hatâ olamayacağı inancı bir hayli taraftar toplamış bulunuyor. Bu zannın yanlışlığını dile getiren en güzel teşbih, merhum Dr. Halûk Nurbaki’ye aittir. Bir defasında gençlerimizden birisi, cemaati aklayan bir cevap alabilmek ümidiyle Nurbaki’ye “Cemaat hatâ yapar mı?” diye sormuş, o da “Fertlerin hatâsı araba kazası gibidir; cemaatlerin hatâsı ise tren kazasına benzer” cevabını vermişti.

Ne var ki, hatâsızlık bir cemaatin bünyesine nüfuz ettikten sonra, sadece hep birlikte yapılan işleri kapsamına almakla kalmıyor; önce cemaat büyüklerini, sonra da hiçbir ferdi hariç bırakmayacak bir şekilde, derece derece cemaatin bütün mensuplarını temize çıkarıyor. İnançları ağır hasara uğratan “Abimiz lâyüs’eldir ve kusursuzdur” şeklindeki iddialar, “Büyüğümüz bir konuştu, büyük devletler kendilerine çekidüzen vermek zorunda kaldı” gibi ayık kafayla pek zor üretilebilecek, akla-fikre-dine-dünyaya ziyan hezeyanlar her ne kadar ilk defa işitildiğinde tuhaf karşılansa da, zamanla hepsine alışılıyor – tıpkı “Cemaat yanılmaz; Risale-i Nur talebeleri ehl-i tahkiktir, herşeyin doğrusunu bilir, aldatılmaz” şeklindeki iddialar gibi.

Cemaatlerin kendi içlerinde muhasebe yaparak hatâlarını düzeltme yoluna gitmesi çok yaygın bir âdet olmamakla birlikte, büsbütün tarihe karışmış bir hadise de olmasa gerektir. Bu konuda nümune teşkil edebilecek bir hadiseyi, geçtiğimiz yıllardaki bir toplantıda, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay nakletmişti. Bolay, 1950’li yılların başlarında İhvan-ı Müslimîn’in Irak’taki bir toplantısında büyük âlim Emced Zehâvî’nin şöyle dediğini anlatıyordu:

“Biz her mağlûbiyetten sonra kendi içimizde bir muhasebe yapar ve bu mağlûbiyetin niçin başımıza geldiğini araştırarak dersler çıkarırız. Suçu kâfirlere, Yahudilere, münafıklara atmak kolaydır; fakat bunlar Resulullah (s.a.v.) zamanında da vardı. Bunlar o zaman tesirli olmayıp da şimdi tesirli olabiliyorlarsa, kusuru kendimizde aramamız gerekir. Biz de böyle yapıyor ve kendi hatâlarımızı bulup düzeltmeye çalışıyoruz.”

İhvân ile Nur talebelerinin çalışma alanları farklı olmakla birlikte, Bediüzzaman bu iki cemaatin İslâm âleminin pek çok saflarından “iki mütevafık ve müterafık saf”[1] teşkil ettiklerini söyler ki, her iki cemaatin birbiriyle ilişkisini “karşılıklı uyum ve karşılıklı arkadaşlık” olarak niteleyen bu kelimelerden birincisi bütün Risale-i Nur Külliyatında sadece üç defa, ikincisi de iki defa geçmektedir. Ne var ki, diğer cemaatlere olduğu gibi İhvân-ı Müslimîn’e de bu kelimelerin çağrıştırdığı sımsıcak hislerle bakmak şeklinde bir alışkanlık, Risale-i Nur cemaatleri içinde bugüne kadar yerleşebilmiş değildir. Bilâkis, ne zaman İhvân’dan söz edilecek olsa, cemaatlerimiz içinde gelenek halini almış olan uygulama, onlarla aramızdaki farkı vurgulamak ve onların hatâlı, bizim ise doğru yolda olduğumuzu hatırlatacak — veya en azından ima edecek – şekilde cereyan eder. Muhtemelen bu hatırlatmamız da bazıları tarafından aynı şekilde karşılanacak ve Tarihçe-i Hayat’ta yer alan İsa Abdülkadir’in makalesi[2] bize karşı örnek olarak sunulacaktır. Oysa bu makalede vurgulanan şey iki cemaat arasındaki farklılık değil, gaye birliğidir; bu arada yöntem farklılıklarından da söz edilmektedir ki, bu farklar Nur talebelerinin sadece iman hizmeti sahasında faaliyet göstermesi, İhvân’ın faaliyet alanının ise siyaseti de kapsamasından ileri gelen farklılıklardır. Yoksa, bir tarafı haklı, diğerini haksız bulan bir karşılaştırma söz konusu değildir. Son yıllarda İhvân’ın başına gelen musibetleri onların siyasetle iştigallerine ve kendi hatâlarına bağlamak ise isabetli bir yol olmadığı gibi, Risale-i Nur cemaatlerine hiç yakışan bir tavır olamaz. Böyle bir durumda “Siyasetle dürüstçe iştigal etmek mi, yoksa siyasetle iştigal etmediğini iddia ederek boğazına kadar siyasete batmak mı daha büyük hatâdır?” sorusunu sorma hakkı doğar ki, cemaatlerimizin çoğunluğu maalesef böyle bir sorunun altından kalkabilecek durumda değildir. Siyaset dışındaki faaliyetlerde, özellikle Risale-i Nur talebelerinin asıl faaliyet alanı olması gereken iman derslerinde her hafta şu kadar veya bu kadar kimsenin toplandığını anlatmanın da iknâ edici bir tesiri yoktur; çünkü aynı derslere bundan bir sene, üç sene, beş sene önce de bu kadar, hattâ birçok yerde bundan daha fazla insanın katıldığı anlatılıyordu. Nüfusun ve ihtiyacın artışı ile kıyaslandığında ise, bu durumun mevcudu muhafaza anlamına bile gelmeyeceği, daha açıkçası, cemiyetin iman hususundaki ihtiyaçlarına karşı cemaatlerimizin iddia edildiği kadar duyarlı davranmadıkları açıktır. Özetle:

Kuru övünmeler, tıpkı sarhoşluk gibi, geçici bir avunma sağlasa da, gerçek hayatta kimseye bir fayda vermiyor. Çünkü övünmelerden kayda değer bir sonuç beklemek için, önce övülmeye gerçekten değer bir şeyler yapmak gerekiyor.

***

Övme ve övünme iptilâsının bir de kolay kolay fark edilmeyen sonuçları vardır ki, bunların en önemlisi, Risale-i Nur’un anlaşılması ve yaşanması önünde bir engel teşkil etmesidir. Ders okunurken bir yerlerde Üstadın o harikulâde tesbitlerinden biri karşımıza çıktığında hayranlığımızı dile getirmekten kendimizi alamayız ki, bu kadarla kaldığı takdirde problem olmaz, ama biz bir kere maşaallah’ları peş peşe sıralamaya ve Üstadın ifadelerindeki olağanüstülüğü konuşmaya giriştik mi, bazan hızımızı alamayız, okumakta olduğumuz konuyu bir tarafa bırakıp Üstadın, Risale-i Nur’un ve bunlara bağlı olarak cemaatimizin büyüklüğünü anlatmaya başlarız. Halbuki o harikulâde ifadede keşfedilmeyi bekleyen nice nükteler, Risale-i Nur’un daha başka bahisleriyle irtibatlandırılabilecek nice noktalar, bizi daha ileri seviyede okumalara sevk edecek nice ayrıntılar vardır. Lâkin bunlar üzerinde durmak emek ister, gayret ister, ter dökmek ister. Övmek ve övülmek ise zahmet istemez ve bizi düşünmek ve araştırmak külfetinden kurtarır, üstelik Üstada ve eserlerine karşı medih vazifemizi yerine getirmiş olmanın rahatlığını bahşeder. Ancak bu alışkanlığın uzun vadede insanları zihin tembelliği gibi bir âfetin kucağına attığını ve cemaatlerimizi umumî heyetiyle bir gerileme dönemine soktuğunu söylemek mübalâğa olmayacaktır.

***

İster haklı, ister haksız şekilde olsun, övgüyle meşguliyet özden uzaklaşmanın bir alâmetidir. Bu ise işin kolay tarafıdır. Çünkü Risale-i Nur’un birbirinden nefis, birbiriyle pek çok yönden bağlantılı, birbirini açıklayan ve derinleştikçe derinleşen iman bahisleri uzun uzadıya çalışılmak, araştırılmak, Kur’ân ve hayat ile bağlantıları üzerinde durulmak, anlaşılmak, tecrübe edilmek ve tekrar tekrar keşfedilmek isteyen bahislerdir. Üstadın bir sene bu eserleri anlayarak okuyan kimse için söylediği “Bu zamanın hakikatli bir âlimi olur” sözünü bu şartlar altında anlamak gerekir. Ama bu hiç de kolay bir iş değildir. Eserin muhtevası üzerinde çalışmayı bırakıp ona övgüler düzmek ise bilgi, zekâ ve emek istemeyen, kimseyi aklını kullanmak ve rahatını bozmak zorunda bırakmayan bir iştir. Onun içindir ki, muhtevayı bırakıp da eserin ve cemaatin övgüsüyle meşgul olanlar, kendilerine gerçekler ne kadar hatırlatılırsa hatırlatılsın, bir türlü bundan vazgeçmek istemezler. Çünkü esere, dâvâya ve cemaate yakıştırılan olağanüstü özellikler unutulduğunda, onlar da zamanın Zembilli’si kılığından soyunup kendi gerçek kimlikleriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Bundan başka, ellerindeki eserin tam bir liyakatle taşımakta olduğu olağanüstü özellikleri keşfetmek ve ona mensubiyetle şereflenebilmek için, onun bizi yönlendirdiği Kur’ân ve Sünnet ile içli dışlı olmak, ayrıca bütün bu çalışmalarından öğrendiği şeyleri hayatın bütün safhalarına yansıtmak gerekecektir. Bunlar ise sosyal medya sayfalarında hava atmaktan ve birbirine içi boş lâflar yetiştirmekten daha zor işlerdir.

Özetleyecek olursak: “Biz” diye başladığımız övünmelerimiz, çoğunlukla, nüfûs-u emmârenin kollektif bir tezahüründen ileri gelen ve ferdî kibirlerin cemaat kibrine dönüşmesinden ibaret bir durumdur ve halis iman hizmetinin duraklamasından sorumlu olan en önemli sebepler arasındadır. Bu, aynı zamanda, Risale-i Nur dairesi haricindeki insanlarla sıcak ve samimî münasebetlerin kurulmasını da engelleyen bir durumdur. Çünkü insan ruhu kibir kokusunu çok uzaklardan alır; cemaat halindeki övünmeler ise, cemaatin üzerinde, uzun yıllar silinmeyecek menfi izler bırakır. Meselenin bu cephesine tek kitaplılık konusuyla ilgili 16. Bölümde temas ettiğimiz için burada kesiyoruz.

[İlk yayın tarihi: 7 Aralık 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Emirdağ Lâhikası: 2, 28. Mektup. http://erisale.com/#cntent.tr.10.399

[2] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı: http://erisale.com/#content.tr.14.905

7 YORUMLAR

  1. Bu tespitlere katılıyorum. Övünme yerine, risalelerdeki manalar öne çıkarılmalı, farklı kelime ve cümle bağlantıları kurulmalı. Bir de yeri geldikçe, ihtiyaç oldukça, zaman zaman özeleştiri, nefis muhasebesi, hatalarımızla yüzleşme de olmalı. Düzgün bir üslupla yapılan, iyi niyetle yapılan eleştiriler ciddiyetle ve dikkatle dinlenmeli. Hatalardan dönmekten kaçınmamalı. Bu yanlışmış, bunu yanlış yapmışız demekten çekinmemeli.

  2. Üstad Bediüzzaman ve Haluk Nurbaki’nin mekânları cennet olsun. Bu konuları gayet güzel anlamışlar, anlatmışlar ve yaşamışlar.

  3. Dikkatle ve özenle, bir ömür boyu siyasi değerlendirmeler yapmaktan, analizler yapmaktan, yorum yapmaktan uzak durabilmeyi başarırsak, zaten insanlar anlatılanları dikkatle dinlemeye başlıyorlar. İlgi gösteriyorlar. Hakikatlere müşteri oluyorlar. Ama en önemli şart: Siyasi analiz yapmaktan uzak durmak.

  4. Güzel bir ayna,olanları gayet nazik ve anlaşılır bir incelikte nazara vermiş.Allah bizleri hatasını amasız,fakat sız gören, kabul eden ve ıslahına gayret eden samimi müminlerden etsin.Böylesi yazıları yazan insanları bereketlendirsin

  5. “Çünkü Risale-i Nur’un birbirinden nefis, birbiriyle pek çok yönden bağlantılı, birbirini açıklayan ve derinleştikçe derinleşen iman bahisleri uzun uzadıya çalışılmak, araştırılmak, Kur’ân ve hayat ile bağlantıları üzerinde durulmak, anlaşılmak, tecrübe edilmek ve tekrar tekrar keşfedilmek isteyen bahislerdir.”
    Neredeyse 10 gündür bu cümle üzerinde zaman zaman düşünüyorum. Çok güzel, çok derin, tıkanmaları aşmaya vesile olacak cümle. Allah razı olsun.

  6. Mesele şu: Zaman zaman problemler yaşıyoruz. Bu problemlerde tıkanma nerede? İşte bu tıkanmayı görmek, kavl-i leyyin ile göstermek, çözüm önerisi getirmek gerekiyor. Hatta çözüm önerileri, farklı farklı çözüm önerileri, alternatifler getirmek gerekiyor. Acaba o tıkanma nasıl aşılacak? Kitap okumakla mı, kitap okumada farklı yöntemle mi, Kur’an okumakla mı, istişare etmekle mi, mekan değiştirmekle mi, bakış açımızı değiştirmekle mi? İşte bu yazı, bu yönlerden çok güzel. Kavl-i leyyin, yazarımızın karakteri haline gelmiş. İhsan-ı ilahi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız