Medrese-i Nuriyeler maddî ve resmî bir yapılanma olmadığı gibi, Risale-i Nur talebelerinin meydana getirdiği birlik de bir cemiyet veya dünyevî örgütlenmelere benzer bir topluluk değildir.

Nur talebelerini birbirine bağlayan yegâne şey, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân’a hizmet etmeyi hayatlarının en büyük gayesi edinmiş olmalarıdır. Bu gaye, onları dünyevî dostluklarda görülmeyen bir muhabbet ve tesanüdle birbirine bağlar.

Nitekim ilk Risalelerin telif edilmeye başladığı günlerden itibaren, “kendiliğinden” denebilecek bir şekilde, Bediüzzaman Said Nursî’nin etrafında kümelenmeye başlayan insanlar arasında tarihe geçecek muhabbet, kardeşlik ve fedakârlık destanları yaşanmıştır. Oysa bu insanlar daha önce ne birbirlerini, ne de Bediüzzaman’ı tanımıyorlardı.

Risale-i Nur’un dersleri, geniş anlamda bütün mü’minler arasındaki iman kardeşliği üzerinde vurgu yapar. Hayatlarını mü’min kardeşlerinin hizmetine adamış iman hizmetkârları arasında ise bu duygu, “kardeşleri içinde fâni olmak, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyetleriyle ve hissiyatıyla fikren yaşamak” seviyesine varır ki, Bediüzzaman bunu “tefâni” olarak adlandırmış ve Risale-i Nur hizmetinin en önemli esaslarından biri olarak saymıştır.

***

 

DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde “fena fişşeyh, fena firresul” ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fena fil’ihvan” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefani” denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.

 

Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlastır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

 

— Lem’alar

 

***

 

Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârane ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider. وَ لاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَ تَذْهَبَ رِيحُكُمْ işaret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatın tadı kaçar.

 

Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedî ile içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi.. sizin gibi üç-dört hâdim-i hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mal olmamak cihetiyle hareket etse, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefani sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dörtyüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.

 

— Barla Lâhikası

 

***

 

Sâlisen: Risale-i Nur’un bir esası, kusurunu bilmekle mahviyetkârane yalnız rıza-i İlahî için rekabetsiz hizmet etmektir. Halbuki keramet sahibleri ve keşfiyattan zevklenen ehl-i tarîkatın mabeynindeki ihtilaf ve bir nevi rekabet ve bu enaniyet zamanında ehl-i gafletin nazarında onlara sû’-i zan edip o mübarek zâtları, benlik ve enaniyetle itham etmeleri gösteriyor ki, Risale-i Nur’un şakirdleri şahsı için keramet ve keşfiyatlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir. Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket-i maneviye ve kardeşler birbirinde tefani noktasında Risale-i Nur’un mazhar olduğu binler keramet-i ilmiye ve intişar-ı hizmetteki teshilât ve çalışanların maişetindeki bereket gibi ikramat-ı İlahiye umuma kâfi gelir; daha başka şahsî kemalât ve kerameti aramıyorlar.

 

Emirdağ Lahikası: 1

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here