– 16 –

Risale-i Nur Külliyatının ilk eserleri Barla bağlarından Anadolu’nun diğer köşelerine yayılmaya başladığı zaman, onu okuyan insanlar, kendilerini bu konuda son derece açık sorularla karşı karşıya buldular. Belki de birçoğunun o güne kadar aklından geçirmediği, geçirse de hayatın meşgaleleri arasında fazlaca üzerinde durmadan unutup gittiği sorulardı bunlar:

Kimim ben? Neyim, neciyim? Niçin buradayım?

İnsanların büyük çoğunluğu, bir geçim teminini hayat gayesi olarak yeterli görürken, Nur talebeleri, bu kadar verimsiz ve gelip geçici bir meşgaleyle oyalanamazdı. Bir elinde Kur’ân’ı, diğer elinde kâinatı tutan bu eserler, Kur’ân’ın muhatabı ve kâinatın en üstün varlığı olan insana, fâni bir hayattan çok daha ileri seviyede hedefler gösteriyordu. Bunu yaparken de, daha önce temas ettiğimiz gibi, insanın damarlarına işleyen ve onun bütün varlığını etkileyen bir üslûpla insana hitap ettiği için, Risale-i Nur’u eline alan, “Artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum” diyebiliyordu. Risale-i Nur’un, talebelerini bir ideal sahibi yaptığı konusundaki tespit üzerinde, sanırız, dost veya düşman, muvafık veya muhalif, herkes fazla zorlanmadan birleşecektir. İşte, Hulûsi Bey ile Sabri Efendinin şahıslarında bir Nur talebesi profili çizen Bediüzzaman, onların ikinci önemli özelliği olarak, Kur’ân ve iman hizmetini bir yaratılış amacı olarak görmelerini saymaktadır:

İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiye­sinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hiz­met olduğunu telâkkileridir.

IMG_4188-a

Zaten Bediüzzaman, Barla yıllarından itibaren, talebelerine her fırsatta bu hizmetin bir iman hizmeti olduğu dersini tekrarlamış, “En mühim vazife imana hizmettir; iman saadet-i ebediyenin anahtarıdır”[1] diyerek, onların başka şeylerle mesailerini dağıtmalarına fırsat vermemiştir. Şu kadar var ki, iman hizmeti, sosyal veya siyasal olaylar gibi dikkatleri üzerinde toplayan bir hizmet değildir. Gerçi bir insanın kalbine iman nurunun girmesi, bir gönülde Allah aşkının filizlenmesi, bir dünyanın kurulmasından veya kurtulmasından daha geride bir iş değildir; fakat böyle hadiselerin biri değil, bin tanesi bir araya gelse, bir gazete haberi bile etmez!

Lâkin Risale-i Nur talebeleri, manşetlere çıkmaya değil, gönüllere girmeye çalışan fedailerdir; onlar, tıpkı arkasında bıraktığı bir avuçluk balın dünya üzerinde nasıl bir ağırlık teşkil edeceğini düşünmeksizin görevini yapan balarısı gibi, kendilerine gösterilen hedefe doğru koşarlar ve uçarlar. Onlara bu hedefi gösteren ise, yaratılışları, yetenekleri, bir de kendilerine Kur’ân ve kâinatı bir arada okutan Risale-i Nur’dan aldıkları dersleridir.

[Devam edecek]

[1] A.g.e., 1544.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here