Dalgalar, ey büyük deniz, dalgalar

Dualar indirsin sana göklerden.

Benim dalgalarda çarpan kalbim var

Birşeyler haykırır uzak bir yerden.

Ali Canip Yöntem

– 17 –

Bediüzzaman’ın, örnek bir Risale-i Nur talebesine ait özellikler arasında saydığı üçüncü vasıf, Risale-i Nur hizmetine rengini veren bir esas üzerine bina edilmiştir. Barla yıllarından itibaren çeşitli zamanlarda telif ettiği risalelerinde, Bediüzzaman, bu esası, “şefkat” olarak tanımlamaktadır. Bu da Risale-i Nur’un genel yapısından beklenebilecek bir sonuçtur; çünkü bu eserlerin bulunduğu yerden bakıldığında, kâinatı baştan başa rahmete boyanmış halde görmemek imkânsızdır. Bu bakış açısı, doğal olarak, gerek Müellifte, gerekse bu eserleri okuyanlarda, bir hayat felsefesi halinde yerleşmiş ve onların hayat tarzlarında belirleyici unsur haline gelmiştir.

Risale-i Nur Müellifi, Hulûsi Bey ile Sabri Efendinin Nur talebelerine örnek teşkil edecek üçüncü özelliklerini, şu sözleriyle açıklıyor:

Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sure­­tinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetme­leridir.

Bir madde altında zikredilen bu özelliğin, atlanmaması gereken üç ayrı merhalesi vardır: (1) bir derdi ve yarayı hissetmek; (2) onun devâsını kendi üzerinde denemek; (3) bu devâyı başkalarına yetiştirmek. Bu aşamaların üçü de, bir yandan geleceğin Risale-i Nur okuyucularına yol gösterirken, bir yandan da, Müellifin hayatından yansımalar sunmakta, onun bütün şiddetiyle yaşadığı pek çok acı, şifa ve sevinçleri hatırlatmaktadır.

IMG_4372-a

Çileler safâ olmuş

Bediüzzaman’ın çileli bir hayatı vardır. Fakat sürgünler, hapisler, uğradığı çeşitli haksızlıklar, bu çilenin ancak bir kısmını teşkil eder. Hattâ, eserlerinde, bu çilelerin ilk anda beklenebilecek sonuçlarından hemen hemen hiçbirini görmeyiz. Meselâ, en ağır şartlar altında telif ettiği eserlerde bile kin, nefret, intikam, düşmanlık gibi hisler bir yana dursun, herhangi bir ölçekte tepki ifadesine bile rastlamak mümkün değildir. Onun en ağır hapishane şartlarında gizlice telif ederek dışarıya çıkarttığı risalelerindeki kâinat tasvirleri, Çamlıca tepesinde çayını yudumlayarak günbatımını seyreden bir insanın zevk ve safâsı ile kaleme alınmış kadar rahat, hoş ve keyiflidir. Buna karşılık, Bediüzzaman’ın daha başka elem ve ıztırapları vardır ki, bunlar Risale-i Nur’un birçok yerinde eserini gösterir ve çoğu zaman da açıkça dile getirilir.

Asıl büyük çile

Bediüzzaman, asıl büyük çileyi, başkalarının ıztırabını paylaşarak çekmiştir. Üstelik bu ıztıraplar sadece onun hemcinslerine ait acılardan ibaret de değildir. Güz mevsiminde sararan yapraklar, solan çiçekler, ölen böcekler, onun kalbinden birer parça koparır da öyle gider bu dünyadan. Hattâ, çoğu zaman, güzü beklemeye bile hâcet kalmaz. Baharın başlangıcı bile, bir bahar neşesi kadar, hattâ ondan da önce, yakın bir gelecekte gelip çatacağında kuşku olmayan ayrılıklardan haberler taşır. Çünkü gelenler burada kalmak için gelmemiştir; kısa bir ömür sürdükten sonra, henüz doyamadıkları bu dünyaya ister istemez veda edip gideceklerdir.

Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr-i âzamın yüz binler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelân içinde kafile kafile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhassa zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der’akap kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müdhişe içinde mevt ve zeval levhaları bana çok hazin görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu: “Of, yazık! Ah yazık!” diyerek bu ahların, ofların altında derinden derine bir vâveylâ-i ruhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azap gördüm.

Hem, nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymettar sanatta olan zîhayatlar bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider. Bu hali temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamakla şekvâ etmek istiyor; “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor ve böyle faydasız, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnucuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve sanat ve cihazat ve terbiye ve tedbir ile kıymettar bir surette icad edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, kemâlâta meftun ve güzelliklere müptelâ ve kıymettar şeylere âşık olan bütün lâtifelerim ve duygularım feryad edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki fenâ ve zeval nereden gelip bu biçarelere musallat olmuş?”[1]

[Devam edecek]

 

[1]  A.g.e., 851-852.k

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here