– 11 –

Anılan özelliklerin mahiyeti, Nur talebelerinden meydana gelen topluluğun mahiyetine de ışık tutmaktadır. Bu tanımlara bakarak, Nur talebelerinin manevî şahsiyetinin bütünüyle manevî bir nitelikte olduğunu ve herhangi bir ölçüde de olsa, maddî organizasyonlara benzer bir örgütlenmeyi öngörmediğini anlamak mümkündür. Çünkü “Nur talebesi” olarak adlandırılacak kişide aranan özellikler, herhangi bir şekilde somut ölçütlere vurulacak ve sınanabilecek özellikler değildir. Bu özelliklerin üçü de, kişinin kendi âleminde değerlendirilebilecek ve ancak onun iç dünyasına hakkıyla vakıf olan birisi tarafından ölçülebilecek özelliklerdir. Herhangi bir beşerin elinde böyle bir güç bulunmadığına göre, Nur talebelerinin meydana getirdiği bir topluluğun içinde bulunmak veya dışında kalmak gibi bir konuda da kimsenin bir karar vermesi veya bir prosedür uygulaması mümkün olmaz. Ancak Bediüzzaman, ilk talebeleri arasında üstün nitelikleri ve çabalarıyla temayüz etmiş iki kişinin övgüye değer vasıflarını örnek olarak sunmuş ve Risale-i Nur’dan yararlanan insanların önüne, böyle bir örneği takip etme yolunu açmıştır.

Yukarıdaki pasajda sayılan özelliklerin üçü de üzerinde ayrıca durulmaya değer bir nitelik taşıdığından, bundan sonraki üç bölümde bu özellikleri ayrı ayrı ele alacağız.

***

IMG_4117-a

Risale-i Nur’ların telifine paralel olarak insanların onun etrafında toplanışında, birbirine zıt iki özellik birden görülür:

Birincisi, bu oluşumun, daha önce de temas ettiğimiz gibi, kendiliğinden denebilecek bir doğallıkla vücut bulmasıdır. Nur Risaleleri telif edilmeye başlar başlamaz, onun etrafında bir topluluk meydana gelmiştir. Fakat bu, bir ilân üzerine, bir çağrıyla, bir plan ve programa göre bir araya gelen insanların topluluğu değildir. Risaleler sessiz sadasız telif edildikçe, gittikçe artan sayıda insanlar onun etrafında kümelenmeye devam etmiştir.

İkinci özellik ise, bu topluluğu bir arada tutan ve ona rengini veren birtakım prensiplerin varlığıdır. Hareket her ne kadar kendiliğinden ortaya çıksa da, bu prensipler, ilk andan itibaren, hareketin geniş kitlelere yayıldıktan sonra da talebeler üzerinde egemen olan prensiplerdir. Belli başlı Nur talebeleri henüz parmakla gösterilecek kadar az sayıda iken bile, Risale-i Nur Müellifinin Barla’dan onlara gönderdiği mektuplar, Risale-i Nur’a talebe olan ve onun hizmetinde bulunan kimselerin taşıdığı özellikleri ve uyması gereken prensipleri net bir şekilde dile getirmekteydi. Aynı tavır, aynı netlikle, Bediüzzaman’ın hayatının son yıllarında verdiği derslerde de hiç değişmeden sergilenmiştir.

Bu gözlemden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Hareket her ne kadar ihtiyarsız bir şekilde ortaya çıkmış ve kitlelere yayılmışsa da, hizmetin ve hareketin niteliği olayların akışına bırakılmamıştır. İnsanlar, bir ışığın çekimine kapılmış gelirken, belki zihinlerinde herhangi bir plan ve program olmadan, bir teslimiyet içinde geliyor ve kendilerini o nurun kucağına atıyorlardı; fakat Müellifin durumu bu şekilde değildi. O, toplumun nabzını elinde tutan bir hekim olarak, teşhisini koymuş ve tedavi yöntemini belirlemişti. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahıslarında modelleştirdiği Nur talebesinin daha birinci özelliğinde, Bediüzzaman, çok uzak bir istikbale uzanan kapsamlı bir planın işaretlerini vermektedir.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here