Mustafa Sungur Ağabey, Risale-i Nur’ları nasıl tanıdığını, Necmeddin Şahiner’in Aydınlar Konuşuyor adlı eserinde şu şekilde anlatıyor:

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile görüşüp tanışmaklığım 1947 senesinde olmuştur. Ben samimiyetle ifade edeyim ki, bu muazzez zatın evvelâ eserlerini buldum. Bir sene sonra da Emirdağ’a ziyaretine gittim. Gerek eserlerini bulmam, sonra kendisi ile bizzat tanışmam ve bundan sonraki hayatım hakkında şunu diyebilirim:

Bu, bana taptaze yeni bir hayatın, ama gerçek saadetli ve çok mutlu bir hayatın Allah’tan (C.C.) ihsan ve ikramıdır. Sonraları Risale-i Nur Külliyatından aldığımız aklî ve mantıkî iman hakikatleri dersini, daha ilk Nurları gördüğümüzde hülâsaten almışız gibi, ruhumuz ve bütün varlığımız, ölmeye yüz tutan toprağın bereketli yağmurla kabarıp taze bir hayata kavuşması gibi oldu.

Bunu asla lâyıkıyla ifade edemem. Yâni, bundaki büyük hazzımı, tarif etmeme imkân yok. Bu, iman hakikatlerine kavuşmanın, zulmetten Nur’a çıkmanın, fâniden bakîye ulaşmanın mânasıdır. Bana ilk önce Ayetü’l-Kübra’dan bir forma verilmişti; daktilo ile yazılmış, yirmi iki sahifelik bir forma. 1946 senesi yazında, bir berber dükkânında, sandalyede oturmuş, şu satırları ilk defa okuyordum. Daha 18 ay evvel mezun olmuştum öğretmen okulundan, o zaman ismi köy enstitüleri idi… Okuduğum satırlar bende şimşekler çaktırıyordu. İlk defa okuduğum bu satırlardan mis gibi kokular geliyordu ruhuma.

İkinci defa bir toplantıda, yine aynı senenin aynı ayında eski Türkçe bir defterden imana dair bir bahis dinlemiş, çok hoşuma gittiği için üç-dört defa aynı vakitte okutmuştum o bahsi. Sonra gördüm ki, o risale «Yirmi Üçüncü Söz»müş.

Bundan sonra birkaç risale daha elime geçti. Onları hava gibi teneffüs ediyor, su gibi içiyordum âdeta… Çünkü gerçek iman nuruna kavuşmuştum. Bu benim için yeni ve taze bir hayata kavuşmaktı. Dinlediğim bahis, mü’minlerin zulmetten nura çıkmaları hakkındaki âyetin hakikatine dairdi. Âyetin hakikati, risaledeki bahis ve benim halim birbirine tam tevafuk ediyordu. Sanki ezelden ebede kadar uzanmış hudutsuz bir kâinat ve zaman benim için diriliyordu. İmanın dersleriyle bütün zaman ve mekânlara sahip oluyorum gibi bir saadet buluyordum. Sonraları anladım ki, bu, hakikat-i imanın nuru ve tecellisidir. Risale-i Nur’lar, hep bu hakikat-i imaniyenin insana kazandırdığı Nur ve saadetleri beyan etmektedirler.

O zaman, Hz. Üstad’dan lâhika mektupları da geliyordu — Üstada yazılan mektuplar, Hz. Üstadın cevabî mektupları. Bunlar da gönlümüzde yeni yeni ufuklar açıyordu… Allah Allah, Anadolu’da mânevî bir fabrika işliyor, çok hâlis ve gönüller üzerine kurulmuş bir iman, mârifet ve muhabbet mektebi çalışıyor gibiydi. Gelen mektuplardan vatan sathını saran bir nurun, bir hizmetin müsbet neticelerini öğreniyorduk. Risale-i Nur’u tanıyan herkeste sonsuz bir teşekkür hissi beliriyor; bütün zerratı, sanki dile gelerek Müellif-i Muhteremi Hz. Said’e minnettarâne takdir ve tebrikler yağdırıyordu. Hakikaten o zamanların dehşeti büyüktü. Nurlar da o nisbette gönüllerin mahbubu ve makbulü olmuştu.

[Devamı var]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here