Risale-i Nur Külliyatı Müellifi Bediüzzaman Said Nursî, vefatının 56’ncı yıldönümünde Türkiye Büyük Millet Meclisinde, vaktiyle kendisinin Mecliste söylediği sözlerle anıldı.

Bediüzzaman’ı anmak üzere söz alan Ak Parti Isparta milletvekili Said Yüce, konuşmasında Bediüzzaman’ı “birleştiren adam” olarak andı. Onun kalpleri, din ve dünyayı, fenleri ve dinî ilimleri birleştirdiğini, insanları Kur’ân ve Sünnet etrafında birleştirdiğini belirten Yüce, “O, doğusuyla batısıyla bütün bir ülkeyi, hattâ bütün İslâm âlemini birleştiren adamdı” dedi ve bu milleti birbirine düşürmek isteyenlere asla müsamaha göstermediğini hatırlattı.

Said Yüce, daha sonra, Bediüzzaman’ın 1922’de Meclis’te “hoşamedî” ile karşılandığı zaman yaptığı konuşmada zikrettiği bir anekdotu, aynen kendi ifadelerinden okudu.

Yüce’nin Meclis’te yaptığı konuşma aynen şöyle:

***

 

Bundan 56 yıl önce bugün ebediyete uğurladığımız büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî’yi, bugüne ve geleceğe ışık tutan çok önemli bir özelliğiyle burada anmak istiyorum.

O, birleştiren adam idi.

O, kalpleri Allah inancında ve Allah muhabbetinde birleştirmişti. Bu muhabbet halka halka yayıldı ve dünyanın dört bir tarafında iman kahramanları, muhabbet fedaileri olarak meyve verdi.

O, dini ve dünya hayatını birleştiren adamdı. Ondan ders alanlar hayata daha bir canlılıkla sarılıyorlar ve dünyalarını imar ettikleri gibi, bu dünya hayatı uğrundaki çalışmalarını âhiret hayatlarına bir sermaye yapıyorlardı.

Kendisini ziyaret eden demiryolu işçilerine “İnsanların yollarını yapıyorsunuz; namazlarınızı kılsanız bütün bu çalışmalarınız ibadet hükmüne geçer” diyordu; aynı şekilde havacı subay ve assubaylara “Bu uçaklar hem insaniyete, İslâmiyete çok büyük hizmet edecekler, ama namazlarınızı mutlaka kılın” diyerek aynı dersi veriyordu.

O, fenleri ve dini ilimleri birleştiren adamdı. Ayrı kaldıkları takdirde birinin hile ve şüphe, diğerinin ise taassup doğuracağını söylüyor, yeni yetişen nesillerin her iki bilgi kaynağıyla da donatılmaları gerektiğini anlatıyordu.

Bediüzzaman Said Nursî Kur’ân ve Sünnette birleştiren adamdı. Her yaştan, her çevreden, her cinsten, her inançtan insanları doğrudan doğruya Allah’ın Kitabına ve Allah’ın Elçisine çağırırdı. Onun eserlerini okuyanlar kendilerini Kur’ân’ın nuruyla ve Resulullah’ın muhabbetiyle kuşatılmış bulurlar ve girdikleri o nurlu ve muhabbetli âlemden bir türlü çıkmak istemezlerdi. Dönemin bütün baskılarına rağmen insanların 55 dünya diline çevrilen Risale-i Nur’lar etrafında kenetlenmesi işte bu sebeptendir.

O, doğusuyla batısıyla bütün bir ülkeyi, hattâ bütün İslâm âlemini birleştiren adamdı. Milleti parçalayarak birbirine düşürmeyi amaçlayan ve dış mihraklar tarafından tahrik edildiklerinde şüphe bulunmayan ırkçılık akımlarına en küçük bir müsamaha göstermez, gösterilmesini de istemezdi. 9 Kasım 1922 tarihinde, resmî “hoşamedi” ile karşılandığı birinci Mecliste yaptığı konuşmada dikkat çektiği en önemli hususlardan biri de bu idi.

Bediüzzaman’ın bu Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmanın ilgili bölümünü, bugün için de son derece önemli bir uyarı içermesi açısından, buraya aynen alıyorum. Şöyle diyordu Bediüzzaman:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.

Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.”

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum.”

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

***

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here