Okunduğu zaman Kur’ân’ı gösteren şeffaf eserler

Bediüzzaman’ın Sebilürreşad’daki makalesinde dile getirdiği büyük arayış, en sonunda Risale-i Nur ile sonuçlandı. Risaleler hangi özellikleriyle Kur’ân’ı gösteriyor?

ÜMİT ŞİMŞEK

– 3 –

Risale-i Nur’un doğumu bir bahar gününe isabet etti.

Bediüzzaman o sırada Anadolu’nun kuş uçmaz, kervan geçmez bir beldesinde, sıkı tarassut altında bulunuyordu.

O bahar gününde çiçek açmış badem ağaçlarının arasında gidip gelirken, Bediüzzaman ile Kur’ân arasında sual ve cevaplar gidip geldi.

“Allah’ın rahmet eserlerine bak!” dedi Kur’ân.

Bediüzzaman, Kur’ân’ın gösterdiği yere, Kur’ân’ın gösterdiği şekilde, Kur’ân’ın nuruyla baktı.

Cennet gibi güzel bir memleket gördü baktığı yerde. Muhteşem bir saltanat gördü. Ve bir kitaptan okurcasına dilinden dökülmeye başladı satırlar.

“Bak,” dedi, “nasıl en fakir, en zayıftan tut, ta herkese en mükemmel mükellef erzak veriliyor.”

“Bak,” dedi, “ne kadar âli bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.”

“Bak,” dedi, “had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti, hesapsız dolu hazineleri vardır.”

“Bak,” dedi, “bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hâcet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyunu bir ayağını incitse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.”

Sonra, baktığı ve gösterdiği yerlere ayrı ayrı kapılardan girdi.

Rububiyet ve saltanat kapısından girdi, karşısına haşir hakikati çıktı.

Kerem ve rahmet kapısından girdi, yine haşir hakikatiyle karşılaştı.

Hikmet ve adalet kapısından tâ risalet ve tenzil kapısına kadar on iki ayrı kapıdan baktı, içeri girdi, her tarafı inceledi, okudu, tefekkürle mütalâa etti.

Gözle görünürcesine bir kesinlikle karşısında beliren Haşir hakikatinin on iki ayrı kapıdan resimlerini çekip “Haşir Risalesi” adıyla bir muhteşem eser halinde, okuyacak olanların önünde sergiledi.

Kur’ân-ı Kerimin tek bir âyetinin tefsiriydi bu yazılanlar. Ve içinde Kur’ân’dan ve kâinattan başka hiçbir yerden tek bir alıntı yoktu. Sadece âyetler konuşuyordu yazılanlarda – ya Kur’ân’ın, ya da kâinat kitabının âyetleri. Yıllar önce Sebilürreşad’daki makalesinde “Kütüb-ü İslâmiye şeffaf olmalı; bakınca onda Kur’ân görünmeli” demişti. O makaleyi okuyup da “Peki ama nasıl?” diye soranlara fiilî bir cevaptı Haşir Risalesi.

***

Haşir Risalesini daha sonra diğer risaleler takip etti. İlerideki yıllarda “Risale-i Nur Külliyatı” adı altında büyük bir külliyatı vücuda getirecek olan bu eserler belli bir sıraya tâbi olmaksızın gözlerden uzak yerlerde gizlice telif ediliyor, gizlice elden ele dolaşıyor, gizlice çoğaltılıp Anadolu’nun dört bir yanına ulaştırılıyor, ulaştığı yerde de gizlice okunuyordu.

Risalelerin ulaştığı yerlerde bir okuyucu çevresi zuhur ediyordu. Bunlar her sınıftan insanlardı. İçlerinde farklı alanlardan ilim ehli bulunduğu gibi, okuma yazma bilmeyip de risaleleri başkalarına okutarak dinleyen kimseler de vardı. Ancak bunların hepsini birleştiren bazı ortak özellikler de vardı ki, bunların başında edep ve ahlâk geliyordu.

İlim ve fazilet ehli insanlar, zaten bu vasıfları sebebiyle Risalelerde kendilerini cezbeden çok şey buluyordu. Diğer taraftan, sıradan insanlar da bir kere Risalelerin atmosferine girdikten sonra sadece bilgi edinmek, şüphelerini gidermek, imanlarını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda onların hayatlarını İslâm inancının en güzel özellikleriyle süslüyor ve birer fazilet abidesi haline getiriyordu. Emirdağ’da sivil polis olarak Bediüzzaman’ı izlemekle görevlendirilen komiser Abdurrahman Akgül anlatıyor:

Çarşıya çıkıp kahvaltı yapmak için peynir ve zeytin aldık. Bir dükkândan da tereyağı aldık. Dükkâncı tereyağını tartarken, yağı koyduğu kâğıt kadar da terazinin öbür kefesine kâğıt koydu. Ben doğrusu bu vaziyeti başka bir yerde görmemiştim. Bediüzzaman işte Emirdağ’ı böyle yapmıştı.[1]

Risalelere gelince:

Risale-i Nur Külliyatı üzerinde konuşurken, birçok yönden sıra dışı bir eserden söz ettiğimizi dikkate almalı ve kendi şartları içinde değerlendirmeye çalışmalıyız. Onun sıra dışı bir eser oluşu, kendisi hakkında değerlendirme yapmayı bir ölçüde güçleştirmekte, bazan da eksik veya hatâlı sonuçlara yol açabilmektedir.

Risale-i Nur’u sıra dışı yapan özelliklerine kısaca göz atacak olursak:

Onun en birinci özelliği, Müellifinin bütün hayatı boyunca dile getirdiği bir probleme bizzat sunduğu bir çözüm olmasından gelir. En başta da temas ettiğimiz gibi, o, Kur’ân’ın “tilâvetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmış olmasından” şikâyetçiydi ve canhıraş bir şekilde bu probleme çare arıyordu. Bütün ilmî hayatının, Volga kıyısındaki mescidde geçirdiği uzun kış gecelerinin, İstanbul’daki ilim meclislerindeki hararetli mübahaselerin ve en nihayet Eyüp, Yuşa tepesi ve Sarıyer inzivalarının sonunda, inayet-i İlâhiye onun bu arayışına Barla bahçelerinde cevabını lütfetti. Ve Risaleler, alışılmış eserlerden çok farklı bir biçim, muhtevâ ve üslûpla vücut sahasına çıkmaya başladı.

Telif edilen risaleler Kur’ân’dan bir âyetle başlıyor, ama klasik tefsirler gibi devam etmiyordu. Pek az sayıda istisnaları saymazsak, Kur’ân’dan başka bir yerden nakil de yapmıyordu. Eserleri okuyanlar, orada Kur’ân’ın ve kâinatın birbirini tefsir eden âyetlerini ve bu âyetlerden süzülen mânâları buluyordu. Konular ise, dinin zaruriyat kısmına dair meseleler, yani bütün mü’minleri birleştiren konulardı. Ve bunlar, çağın ve gelecek çağların en ziyade hücumlara maruz kalan ve sarsılmaya yüz tutan iman hakikatleriydi. Bu eserlere bakanlar herhangi bir konuda filan veya falan âlimin ne dediğini değil, Kur’ân’ın ne dediğini buluyorlardı.

Diğer taraftan, Risale-i Nur telif şekli ve şartları itibarıyla da kendisine has bir surette ortaya çıkmıştı. Her ne kadar ona bitmiş haliyle baktığımızda bir külliyat halinde toplanmış bir eser görüyorsak da, bu – en azından görünüşüyle – başından itibaren planlanarak vücuda getirilmiş bir eser değildir. O bazan dağ başında, bazan zindan köşelerinde, bazan yağmur altında, bazan şiddetli hastalık zamanlarında telif edilen eserlerden meydana gelmiştir. Bütün bu farklı ortamların bir ortak noktası varsa, o da, hemen hemen hiçbirinin bir ilim ve fikir eseri vücuda getirmek için elverişli bir ortam olmadığıdır denebilir. Ancak ortaya çıkan eserlerin büyük kısmı, ortamın elverişsizliğiyle ters orantılı bir şekilde, sanki uzun tetkikler sonucunda ve müellifin mesaisini kesintiye uğratmayacak şartlar altında vücuda gelmiş izlenimini uyandırmaktadır.

Risale-i Nur, tanzim ve tertibiyle de farklı bir eserdir. Gerçi onu bir külliyat olarak düşündüğümüzde, farklı bahisleri içine alan bir eserler topluluğu olarak görmekte zorlanmayız. Ancak risaleler Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar gibi başlıklar altında bir araya getirilirken ne konu itibarıyla, ne kronolojik yönden, ne de düşünebildiğimiz başka bir tasnif metoduna tâbi şekilde bir düzenlemeye tâbi tutulmamıştır. İlk olarak telif edilen Haşir Risalesi, Sözler adlı eserde Onuncu Söz olarak yer almıştır. Diğer yandan, haşir konusu sadece burada bırakılmamış, çeşitli yönleriyle Mektubat, Lem’alar veya Şualar’da da ele alınmıştır. Daha başka pek çok konu, aynı şekilde, Külliyatın birçok yerinde bazan birbirine çok benzer şekilde, bazan da değişik yönleriyle karşımıza çıkar. Bu, her ne kadar ilk bakışta bir düzensizlik olarak görünüyorsa da, Risalelerde incelenen konuların bütün bir hayata yayılması gereken iman hakikatlerini kapsadığı dikkate alınırsa, bu tarz bir düzenlemenin okuyucuyu devamlı olarak bir imanî tefekkür atmosferinde tutmakta önemli bir etken teşkil ettiği düşünülebilir. Meselâ âhirete iman konusu tek bir kitapta bütün yönleriyle ele alınıp orada bırakılmış olsaydı, bu bilgi hafızada yerleşmesine yerleşirdi, ama hergün karşılaşıp da sürekli olarak teneffüs edebileceğimiz bir iman hakikati olarak okuyucunun karşısına çıkmazdı. Bu durumda Risale-i Nur’un da pek çok ilmî eser gibi ara sıra başvurulacak bir kaynak olarak kütüphane raflarında kalması kaçınılmaz olurdu.

Aslında bu özellik, hayatın ve Kur’ân’ın özelliğidir. Hayatta olup bitenler karşımıza bölümler halinde çıkmazlar; Kur’ân da bize derslerini birbirinden kesin hatlarla ayrılmış bölümler halinde vermez. Kur’ân’ın sayfalarında hayatın bütününü bulursunuz; aile hayatından bahsederken hemen arkasından şirkten sakınmaya, onunla beraber insanlara yapılacak iyilik sıralamasına, arkasından cimriliğin tehlikelerine, onun arkasından münafıklara geçer, bu geçişler sırasında Allah’ın yüceliğine, büyüklüğüne ve herşeyi kuşatan ilmine atıfta bulunur, böbürlenenleri Allah’ın sevmediğini ve cimrilik edenler için aşağılayıcı bir azap hazırlandığını hatırlatır, şeytanın arkadaşlığı konusunda uyarır, Allah’ın kimseye haksızlık etmeyeceğini, iyiliklere ise kat kat karşılık vereceğini müjdeler. Bu sayede, biz, Kur’ân’ın hangi sayfasını açacak olsak, okuduğumuz yerde, yaşamakta olduğumuz hayatın bütün alanlarını kapsayan dersler ve ibretler buluruz. Risale-i Nur’un telifinde ilhamını başka kitapların aracılığı olmaksızın doğrudan doğruya Kur’ân’dan aldığını söylerken Bediüzzaman Said Nursî’nin neyi kastettiği, bu tesbitlerin ışığında herhalde daha iyi anlaşılacaktır.

Risale-i Nur’un üslûbu da kendisini farklı kılan özellikleri arasındadır. Eserlerde bir yandan son derece soyut İlâhî hakikatleri bir tablo berraklığında tasvir ederek gözler önünde canlandıran, aynı zamanda da yüksek seviyeli bir ilmî eserden beklenmeyecek kadar içten ve davetkâr bir üslûp görülür. Gerçi bugünün gittikçe çoraklaşan ve bilhassa internet medyasının marifetiyle bir kabile diline doğru gerilemekte olan lisanı ile mukayese edildiğinde Risale-i Nur’un dili bir hayli ağır gelecektir; ancak bu engeli aşabilen okuyucu için Risale-i Nur hâlâ o esrarlı üslûbuyla cazibesini korumaya devam ediyor. Türkçenin mazisiyle bağlarını henüz bütünüyle koparmadığı telif yıllarında ise, Risalelerin bu özelliği çok daha güçlü bir etken teşkil ediyordu.

Risale-i Nur’un telif edilişi kadar, belki ondan daha da sıra dışı bir özelliği ise neşredilişi olmuştur. Bu eserler gizlice yazılmış, gizlice yayılmış, gizlice okunmuştur. Gözlerden uzak köşelerde eserler telif edildikçe onu iştiyakla bekleyen insanlara gizli yollardan ulaştırılmış ve onlar da gizli odalarda, odunluklarda, hattâ ahırlarda önceleri tek tek elle yazarak, daha sonra da belirli yerlerde teksir makinesiyle çoğaltılıp yurdun dört bir köşesine yine gizli yollardan ulaştırılmıştır. Her safhası ayrı tehlikelerle dolu olan bu macerayı yüzlerce, belki binlerce kişi seneler boyunca yaşamış ve bu süre içinde eserleri hem sürekli şekilde okumaya, hem de yazmaya devam etmiştir.

Risale-i Nur’un en önemli özelliklerinden birisi de onun cemaatlere sahip oluşudur. Ancak bu noktada çok daha farklı bir alana girdiğimiz ve kitaplar gibi sabit kalmayan, sürekli olarak değişen, gelişen, hattâ başkalaşan yapılar ve telâkkiler söz konusu olduğu için, bu konuyu ayrıca ele almamız gerekiyor. Yazı serimizin bundan sonraki bölümlerinin ağırlığını da meselenin bu cephesi teşkil edecektir.

[Devamı var]


[1] Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1994), c. 3, s. 145.


Önceki bölüm:
https://yazarumit.com/bediuzzamani-risale-i-nura-ulastiran-uzun-ve-cileli-yol/
Sonraki bölüm:
https://yazarumit.com/eserlerde-ve-ilk-talebelerin-mektuplarinda-kuran-vurgusu/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here