Onun nuru yeryüzünü kapladı

Resulullah’ın (a.s.m.) büyüklüğünü bir parça olsun kavrayabilmek için, bütün zamanları ve mekânları kuşatacak bir hayalgücüne ihtiyaç vardır. Çünkü onun davetinin tesiri bütün bunları kaplamış, onun getirdiği nur bütün bunları aydınlatmış ve hayatlandırmıştır. Böyle bir manzarayı da ancak Bediüzzaman görür ve o benzersiz üslûbuyla tasvir eder:

İşte o zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan, böyle baksan – yani ubudiyeti cihetiyle – onu bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan – yani risaleti cihetiyle – bir burhan-ı Hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün.

İşte, bak, nasıl berk-i hâtıf gibi onun nuru, şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki; böyle bir zâtın bütün dâvâlarının esası olan “Lâ ilâhe illâllah”ı, bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?

Sözler