Tecelliyat için çeşit çeşit aynalar vardır: cam, su, hava, (bilhassa kelimelerin tecellîsi için) âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve daha bizim bilmediğimiz veya senin bilmediğin niceleri…

Maddî ve kesif şeylerin aynalardaki timsalleri, hükmen kendilerinden ayrı ve hakikatte ölüdürler; onlarda asılların hasiyeti bulunmaz. Hem fotoğraf kâğıdına intikal edişlerinin delâletiyle, onlar asıllarının gayrısıdır. Tamamıyla nuranî olmayan veya hiç nuranî olmayan şeylerde, intikal eden, sadece maddî suretinin hüviyetinden ibarettir.

Nuranî varlıkların timsalleri ise hükmen kendilerine muttasıl ve hakikatte de kendileriyle irtibatlıdır; aslın hasiyetine mâliktir ve ondan gayrı değildir. Eğer Fâtır-ı Zülcelâl Güneşin hararetini hayat, ışığını şuur, renklerini his yapmış olsaydı, o Güneş, tıpkı senin telefonun ve ayine-i kalbin gibi, senin elinde bulunan aynanın kalbinde seninle beraber olur ve seninle konuşurdu. Zira o zaman Güneşin senin elindeki misalinde de istidadı mikdarınca hayat harareti, şuur ışığı ve his renkleri bulunacaktı.

İşte, nur ve nuranî olan Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin, her an ona salâvat getirmekte olan herkesin salâvatlarına bir anda muttali olması bu sırdandır. Ve daha nice muğlâk sırların esrarı da işte bu sırla açılır.

Mesnevî-i Nurî (tam tercüme), Habbe, 17. İ’lem

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here