Pilsudski’ler ölmüyor

“Bütün kurtarıcılar sonunda bir diktatöre dönüşmek zorunda mı?” sorusunu hatıra getiren bir vak’a: Pilsudski’nin hikâyesi. Uçan Üniversite’den kısa bir bölüm:

Polonyalıların Joseph Pilsudski (1867-1935) komutasında teşkil ettikleri gönüllü birlikler, Avusturya saflarında Rusya’ya karşı çarpışıyordu. Pilsudski, Polonya’nın ancak silâhlı bir mücadele ile kurtulabileceğine inananlardan biri idi ve öğrencilik yıllarındaki eylemlerinden dolayı Sibirya’ya sürülmüştü. Sürgün yıllarında bir yandan görüşlerini çevresindeki insanlara aşılayan, bir yandan da askerî konularda kendisini yetiştiren Pilsudski, daha sonra Polonya’da gizli askerî okullar kurarak geleceğin subaylarını yetiştirmeye başlamıştı. Pilsudski Birinci Dünya Savaşında on bin kişilik bir ordu kurarak Ruslara karşı çarpışmaya başladığında, ülkenin önde gelen yazar, şair ve sanatçılarından birçoğu bu orduda subay olarak görev yapıyordu. Böylece, Organik Çalışmacılar ile silâhlı mücadele taraftarları, her ne kadar farklı görüşleri savunuyorlarsa da, sonuçta birbirlerini besliyorlar, birbirlerine ilham ve güç kaynağı teşkil ediyorlardı. Bir tarafta Pilsudski gibi ateşli bir asker, girişeceği mücadelenin hazırlık aşamasını sıkı bir eğitim faaliyetine dayandırmak zorunluluğunu duyarken, diğer tarafta da bilim ve sanat alanında hizmet vererek gelecek kuşakları yetiştiren insanlar, ülkenin bağımsızlığı için silâhlarını kuşanıp savaş meydanlarına, birliklerinin başına koşuyorlar, hattâ sırf bunun için özel eğitim görüyorlardı.

Savaş da Polonyalılar için günün şartlarına uygun eğitim faaliyetlerinin bir vesilesi oldu. Galiçya’dan başlayarak ülkenin diğer bölgelerine yayılan bu faaliyetlerle, Polonyalılara savaş teknikleri öğreten kitaplar ve broşürler basılıp dağıtıldı. Kadınlar ise, savaşta kendilerinden beklenebilecek görevlerin yanı sıra, gazete çıkarmak, kitap ve dergi basmak, çocuklar ve okuma-yazma bilmeyenler için kurslar düzenlemek gibi, savaş halinde kolay kolay akla gelmeyecek işleri de yine topyekûn bir eğitim kampanyası halinde üstlendiler. Çünkü artık Rusların ülkeden çekilmesi sözkonusuydu; onlar gider gitmez, bütün ülkede Polonya kültürünü tekrar ayağa kaldıracak eğitim seferberliği başlamalıydı. Böyle bir seferberlik için de öğretmenlerin yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla, 1915 yılı içinde, üzerinde bir Dünya Savaşının cereyan etmekte olduğu topraklarda, yirmi kadar pedagoji okulu açıldı ve bu okulların tümünde birden izdiham yaşandı. Bu arada, daha önce kapanan üniversite ve okullar de tekrar açılırken, onların yanına yenileri eklendi.

Nihayet, 1916 Kasım’ında, Almanya ve Avusturya, bağımsız Polonya Krallığını ilân etti. Pilsudski de kurulan yeni hükûmetin askerî kanadında görevliydi. Onun Varşova’ya gelişi, bir fatihin şehre girişinden farksız bir gösteriye dönüştü. Muazzam kalabalıklar onu çiçeklere boğdu. İnsanlar, onun arabasındaki atları çözdüler ve kendileri arabayı şehir sokaklarında çekerek dolaştırdılar. O günü gören bir yazar, Pilsudski için şu yorumu yapıyordu: “Kimse tarafından seçilmedi, kimse onu tayin etmedi. Ama o, gecenin karanlıkları içinde bir şimşek gibi doğdu ve onlara lider oldu.”

Ancak ülkeyi bütünüyle işgal eden Almanya, bu “bağımsız” devlet üzerindeki kontrolunu elinden bırakmaya niyetli görünmüyordu. O güne kadar Avusturya komutasında çarpışan ordunun Alman komutasına geçmesi istenince, Pilsudski bunu reddederek istifa etti ve tutuklandı. Bağımsızlık hareketi de bundan sonra Paris’te üslendi.

Birinci Dünya Savaşının bitişi, Polonya’nın gerçekten bir bağımsız devlet halini alması anlamını taşıyordu. 9 Kasım 1918’de ülkenin bağımsızlığı ilân edildi. 10 Kasım’da, sürgündeki Pilsudski döndü ve devlet başkanı oldu. Fakat bu ulusal kahraman, yaptığı kahramanlıkların faturasını milletinin önüne koymakta fazla gecikmeyecekti. Her ne kadar Anayasa onu devlet başkanı olarak parlamentoya karşı sorumlu tutuyor idiyse de, Pilsudski ordunun içinden geldiği ve aynı zamanda başkomutan olduğu için, bu hüküm, uygulamada bir anlam ifade etmiyordu. Nihayet, 1926 yılında, Pilsudski askerlerini Varşova’ya sürerek hükûmeti devirdi, parlamentoyu feshetti. Bundan sonra da, 1933’teki ölümüne kadar, gerçek bir diktatör olarak, Polonya üzerinde esti ve gürledi.

  • Ümit Şimşek, Uçan Üniversite, İstanbul: Akıl Fikir Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir