Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında çıkan “İnsan Yüzü” adlı kitabımızdan

 

ÜMİT ŞİMŞEK

Kendinizi yeni bir işyerinde farz edin. İlk günleriniz biraz sıkıntılı geçecektir. Herkesle tek tek tanıştırılırsınız; kimin odası nerede, kimin masası ne tarafta, bunları öğrenmeye çalışırsınız. Şu Ahmet, bu Selma, ötekisi Erol’dur. Bir gün içinde bütün bunları ezberleyemeseniz bile sonraki günler yavaş yavaş ortama ve insanlara ısınırsınız. Hiç kimse, hemen yanı başınızdaki masada çalışan arkadaşınızı, bir ay sonra size tekrar tanıtmaya kalkmaz.

Fakat aradan ay değil, yıllar geçecek olsa, “prosopagnosia” adıyla bilinen yüz körlüğüyle malûl bir kimsenin durumunda değişen hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü onun için bir kimseyi ilk defa görmekle bin beş yüzüncü defa görmek arasında hiç, ama hiçbir fark yoktur.

Bir yüz körü, problemini şu sözlerle anlatıyor: “İnsanların yüzlerini, netleşmemiş bir objektiften görüyorum. Yüzden başka herşey net. Resim çekiliyor, fakat arşivlenmiyor. Tıpkı boş veya yanmış bir film gibi. O anda görmekte olduğum kişiyle geçmişte görülenler arasında hiçbir bağ yok.”

Çevresindeki insanları birbirinden ayırt edemeyen bir kişinin sıradan bir gününü tasavvur etmek kolay bir iş değildir. Yüzlerin olmadığı bir dünya düşünün: Eşinizde, çocuklarınızda, anne ve babanızda, komşunuzda, arkadaşlarınızda, dostlarınızda, sokakta gördüğünüz insanlarda yüzler dümdüz olmuş. Kime bakışınızı çevirseniz tek tip bir bulanık maskeden başka birşey göremiyorsunuz. Gördükleriniz size hiçbir şey hatırlatmıyor. Gerçek dünyadan kaçıp bir film seyretmeye kalksanız, kahramanlarını birbirinden nasıl ayırt edeceksiniz?

“Birkaç ay önce çekilmiş filmleri fotoğrafçıya bırakmıştım,” diyor böyle birisi. “Çeşitli ortamlarda çekilmiş fotoğrafları incelerken, resimlerden birini gösterip ‘Bu şirin kız da kim?’ diye sordum. Fotoğrafçı güldü: ‘Torununu tanımadın mı yoksa?’ ”

***

Yüz körlüğüne, bazan bir başka problem daha eşlik eder: yüz ifadesini okuyamamak. Bu, tanıdık bir yüzü hatırlayamamanın yanında belki bir ayrıntı gibi görünebilir. Fakat hayatımızı, özellikle huzur ve mutluluğumuzu bütünüyle bu tür ayrıntılara borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Gerçi ses ve konuşma biçimi, bir ölçüde de olsu bu problemi hafifletebilir, ama yüz ifadesinin insan hayatından tamamen çekildiğini hayal etmek hiç de kolay bir iş değildir. Yabancılarla dolu bir dünya; üstelik bu yabancıların tümü duygusuz! Meselâ, öfkeden küplere binmiş komşusunun yüz ifadesi ona hiçbir şey anlatmaz. Bir dost gülüşünün insana vereceği şeylerden ise, o bütün bir hayat boyu yoksundur.

İnsanların duygularını okumanın yegâne yolu onların yüzüne bakmaktan ibaret değildir kuşkusuz; fakat araştırmalar, insanların birbirini görme ve işitme şansının beraberce bulunduğu ortamlarda duygularını yüzde 90 görsel, yüzde 10 işitsel yollardan aktardığını göstermektedir. Genel olarak ise, insanlar arası iletişimin yarıdan fazlasının yüz ifadesi aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu durumda, yüz körlüğünden muztarip bir kimse için, ilişki içinde bulunduğu insanların duygularını çözümleme şansı yüzde 10’un çok fazla üzerine çıkamayacaktır.

***

Yüz körlüğü, çok şükür ki, pek seyrek görülen bir problem teşkil ediyor. 1947 yılında adı konan bu problem üzerinde, seyrekliği yüzünden, yeterli çalışma yapılabilmiş değildir. Normal insanlar üzerinde yapılan araştırmalar ise, yüz tanıma şeklindeki bir yeteneği bizim çok, ama çok erken kazandığımızı gösteriyor. Bebekler, dünyaya geldikten birkaç saat sonra büyüklerin gülüşlerini ve yüz ifadelerini taklit etmeye başlayabiliyor. Daha ilk günden itibaren bir bebek, kendi annesinin yüzüne, başka kadınların yüzünden daha çok bakıyor ve onu tanıdığını açıkça belli ediyor. Bir yüz ne kadar güzel ve çekici ise, bebeklerin dikkatini de o derece üzerinde topluyor. Fakat ters çevrilmiş yüzlere baktığında, bebek güzel ile çirkini ayırt edemiyor—tıpkı biz yetişkinlerin ters yüzleri tanıyamayışı gibi. Bütün bunlar birkaç gün, hattâ birkaç saat içinde öğrenilecek şeyler olmadığına göre, geriye bir ihtimal kalıyor:

Biz birbirimizi tanımayı başka yerde, başka zamanda öğreniyoruz.

Ve dünyaya, iki yönlü bir nimete erişmiş olarak gözümüzü açıyoruz.

Bir yandan, insan yüzü gibi, evrenin en göz kamaştırıcı ve en taklit edilmez sanat eserini üzerimizde taşırken, diğer yandan da birbirimize bakıp bu eserlerin sayısız versiyonunu seyredebiliyoruz.

Belki içimizden pek azı, bu konuda bizim kadar talihli değil; ama bundan daha kötüsü de var:

İnsan yüzündeki imzayı görememek; yahut onun anlattıklarını çözememek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here