RİSALE-İ NUR BEŞER KELÂMIDIR

İlham ile vahiy arasındaki keskin çizginin ihmal edilmesi, Risale-i Nur’un mahiyeti hakkında bazı yanlış ve tehlikeli inanışların yaygınlaşmasına yol açtı. Çözüm ise her zamanki çözüm: Kur’ân ve Sünnet.

ÜMİT ŞİMŞEK

– 13 –

Risale-i Nur Külliyatından herhangi bir eserin kapağına baktığınızda, kitap isminin altında, “Müellifi: Bediüzzaman Said NursΔ yazısını görürsünüz. Bu, o kitabın içindeki bilgilerin Bediüzzaman tarafından derlenip düzenlenerek ve yorumlanarak kaleme alındığını gösterir. Bütün Risale-i Nur naşirleri, en başından bugüne kadar bu eserleri bu şekilde yayınlayagelmiştir.

Bu kadarı, bir eseri, ne kadar mükemmel olursa olsun, kutsal metin haline getirmez; bunda şüphe yoktur.

Ne var ki, eserlerin Risale-i Nur cemaatleri içinde gördüğü muamelenin ekseriyet itibarıyla bir beşer telifinden daha ötelere vardığı da inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Bu telâkkiye ise, Risale-i Nur Müellifinin eserler hakkında zaman zaman kullandığı “ilham, sünuhat, yazdırıldı” gibi ifadelerden yola çıkılarak varıldığı bilinmektedir.

Bu kavramlar üzerinde uzun uzadıya durup hangisinin hangi anlamda kullanıldığını araştırarak konuyu açıklığa kavuşturmak mümkünse de, sonunda yine herkes kendi anladığı şıkkı tercih edeceği için, herkesi bir yerde birleştirecek bir çözüme ulaştırmak mümkün gibi gözükmüyor. Fakat ihtilâflar imana dair hassas konular etrafında cereyan ettiği için, hiç değilse ana hatlarıyla bazı noktalarda buluşmak, arkasından da bu kelimelerin anlamlarını daha ötelere taşımamıza izin vermeyecek sınırları kesin olarak belirlemek, fikirlerin sağlıklı bir zeminde tartışılmasını sağlayacaktır inancındayız.

Her ne kadar bu konudaki problemli yorumlar ekseriyetle “ilham” kelimesinden yola çıkıyorsa da, bu kelimenin o kadar problemli bir şekilde anlaşılması için sebep yoktur. Çünkü ilham hepimizin âşinâ olduğu bir kavramdır; özellikle bilim dünyasının buluşları ile fikir ve sanat eserlerinde bu kavramın ne kadar önemli bir yer işgal ettiğini bilmeyenimiz yoktur. Hattat Hamid hatıralarında Şişli Camiinin hatlarından birini istiflemek için günlerce uğraştığı halde bir türlü içinin rahat ettiği bir kompozisyonu yakalayamadığını, ancak çaresiz bir şekilde Allah’a yakararak gözlerini kapadığı bir anda aradığı istifin hayalinde canlandığını anlatır. Münir Nurettin Selçuk’un Aziz İstanbul’u bestelerken bütün bir gecelik uğraşmasıyla yakalayamadığı ilhamı Beylerbeyi Camiinden gelen ezan sesiyle yakaladığı da yaygın şekilde bilinen ilham hatıralarındandır. Sanat âlemine ciddî bir eser armağan etmiş hangi sanatkâr ile konuşsanız, bunlara benzer hatırlarla karşılaşmanız çok kuvvetle muhtemeldir. Hattâ, Bediüzzaman, insan icadı olarak bakageldiğimiz teknoloji harikalarının da ilham-ı İlâhî eseri olduğunu söyler.[1]

İlham Allah’ın ihsanı olmakla birlikte, hem öncesinde, hem de sonrasında insandan yoğun bir çaba ister. Çoğu zaman da insanın kendisini en âciz hissettiği zamanlarda gelir. Ama onun gelişiyle iş bitmez, ondan sonra da onun bir esere dönüşmesi, ekseriyetle yine ilhama mazhar olan kişinin alın terine ihtiyaç gösterir – bir şiir veya bir senfonide olduğu gibi.

Bediüzzaman Said Nursî’nin yaşayışına baktığımızda, insanın gücünü son zerresine kadar harcayan çabalarla, bu çabaların karşılığında ihsan edilen ilhamlarla, sonra bu ilhamları insanlık âlemine bir külliyat halinde sunmak için verilen insanüstü emeklerle yoğurulmuş bir hayatla karşılaşırız. Onun Mesnevî-i Nuriye adlı şaheserinin arka planında Kostroma gecelerinin, Sarıyer ve Yuşa Tepesindeki halvethanelerin bitip tükenmek bitmeyen çileleri vardır. Çam Dağının insandan ve insanı hatırlatan herşeyden uzak tepelerinde, ışıl ışıl gökkubbenin altında yapayalnız geçirilen ve inanılmaz yoğunlukta tefekkürata sahne olan haftaların ve hattâ ayların mahsulü ise, gerek bu tefekkürat sırasında ve gerekse daha sonra Risale-i Nur’un peş peşe telif edilen bir kısım eserleri olmuştur.

“Bir kısım eserleri” – çünkü Bediüzzaman Risale-i Nur’un ekseriyetle ilham değil, “Kur’ân’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’âniye” olduğunu söyler ki, bu ifadede geçen “sünuhat” ve “istihracat” kelimeleri müellifin ihtiyar ve iradesinin ilhama nisbetle daha ön planda olduğunu gösteren kelimelerdir. Nitekim eserlerinin bazı yerlerinde Bediüzzaman risaleleri telif ederken bazan istemeden tekrarlara girmiş olmaktan yakınır ve bunları unutkanlığına verir ki, bu tür ifadeler, ilham veya sünuhat şeklinde kendisine açılan bazı hakikatleri bizzat tanzim ve telif ettiğini açıkça beyan eden sözlerdir. [2]

“Yazdırıldı” şeklindeki ifadeler ise Bediüzzaman’ın dünya hayatına ait herşeyden ilgisini kesmiş bir şekilde Kur’ân’a yönelişinin neticesi olarak kalp ve ruh aynasına yansıyan İlâhî hakikatleri yine bir İlâhî lütuf eseri olarak harikulâde bir üslûpla kaleme almasına kendisinin verdiği isimdir ki, Müellif bununla Risale-i Nur’un kendi malı olmadığını, ondaki bütün güzelliklerin Kur’ân hakikatlerinden yansıyan güzelliklerden ibaret olduğunu ifade etmektedir. İsterseniz, bu ifadenin geçtiği yerlerde cümleleri “yazdım, telif ettim, açıkladım” gibi fiillerle değiştirerek bir daha okuyun; bu okumadaki “ben / ene / ego” unsuru o cümlelerin ruhunu çekip çıkaracak ve geriye kupkuru bir ansiklopedi metni kalacaktır. Oysa, az önce işaret ettiğimiz gibi, eserlerinin telifi konusunda Bediüzzaman’ın şahsını öne çıkardığı yerler, ancak bir hatâ veya kusur söz konusu olduğu zamanlardır. Burada kısaca temas edip geçtiğimiz bu konuyu daha ayrıntılı ve doyurucu bir şekilde okumak isteyenler, Metin Karabaşoğlu’nun Saykal adlı eserine başvurabilirler.[3]

Diğer yandan, bazı şeyleri doğru bir şekilde anlamanın bir yolu da, o şeyin ne olduğundan ziyade, ne olmadığını peşin olarak belirlemektir. Böylelikle hatâ ihtimallerinin en önemlilerini daha işin başında devre dışı bırakmış oluruz. Şu andaki konumuzda ise bunun bir zaruret olduğunu dahi söyleyebiliriz. İlham, sünuhat ve benzeri kelimeler, ne kadar açıklanırsa açıklansın, okuyanların zihinlerinde farklı şekillerde algılanabilirler. Bu durumda en emniyetli yol, sınırları net olarak çizmek ve bu kelimelerden hangi anlamın çıkarılamayacağını belirtmek olacaktır. Bu anlam, “vahiy” anlamıdır. Hangi tanım ve telâkki Risale-i Nur’un telifini netice veren süreci vahiy ile karıştırılacak bir konuma taşıyorsa, peşin olarak bilinsin ki bu yanlış ve tehlikeli bir telâkkidir; önce bunun altını kalın çizgilerle çizmiş olalım.

Bu konuda ciddî uyarılara gerçekten ihtiyaç vardır; çünkü insanların büyük bir muhabbetle bağlandıkları şeyi överken itikadlarını tehlikeye düşürecek kadar aşırıya kaçabildiklerine dair örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Usulüddin sınırları içinde kalındığı müddetçe bu problemleri önlemek mümkündür ve kolaydır; ancak tasavvuf gibi, hislerin coşkunlaştığı âlemlerin çekim alanına yaklaşıldığında ilmî ölçülerin buharlaşabildiği de bir başka gerçektir ve bunun en hayret verici örneklerinden biri, tasavvuf dünyamızın en önemli eserlerinden biri olan Mesnevî’nin önsözünde, Kur’ân’ı tasvir eden ve mânâsı tamamen Kur’ân’a has olan bazı âyetlerin[4] kelimesi kelimesine aynı lâfızlarla Mesnevî’yi anlatır şekilde yer almış olmasıdır.

Gerçi Mesnevî’ye yapılan bu muamelenin bu kadar sarih bir şekilde Risale-i Nur’a yapıldığını henüz görmüyoruz; ama eserler hakkında halen yaygınlaşmış bulunan kanaat, bundan çok da uzak düşmüyor. Ve bu kanaat, Risalelerin kelimesi kelimesine Üstada yazdırıldığı şeklinde bir akideye doğru evriliyor. Bu inancın sonucu olarak da, beşere has olan hatâ ve kusur gibi özelliklerin Risale-i Nur için asla söz konusu olamayacağı, onun bütün ifade ve hükümlerinin kıyamete kadar bâki olduğu iddiası açıkça dillendiriliyor. Metin halinde Üstada dikte ettirilen, hatâ ve kusurdan münezzeh olan ve her bir hükmü kıyamete kadar bâki olan bir şey vahiyden başka ne olabilir? Ve böyle bir şeye inanan kimsenin sahih bir İslâm inancına sahip olduğunu kim iddia edebilir? Oysa Risale-i Nur, zamanımızın inkâr cereyanlarına karşı insanların imanlarını kurtarmak, korumak ve onların hayatlarını imanın güzellikleriyle süslemek için telif edilmişti. Fakat nasıl hayat kurtarmak için terkip edilmiş bir ilâç yanlış kullanım sebebiyle insanların hayatına mal olabiliyorsa, iman kurtarmak için telif edilen Risale-i Nur gibi bir eser de yanlış ellerde insanların imanı için bir tehlikeye dönüşebiliyor!

Böyle bir tehlikeye düşmekten korunmak için, hiçbir zaman hatırdan uzak tutmamamız gereken bir hakikat var ki, onu açıkça telâffuz etmeli ve her türlü vesvese durumunda hemen hatırlayıp tekrarlamalıyız:

“Risale-i Nur beşer kelâmıdır!”

Evet, Risale-i Nur beşer kelâmıdır. Bediüzzaman’ın Risalelerle ilgili olarak söylediklerini nasıl anlarsak anlayalım, ama mutlaka bu çerçeve içinde, onu hiçbir zaman beşer kelâmı olmaktan daha öteye taşımayacak bir şekilde anlamak zorundayız. Kur’ân ve Sünnetin hakemliğine olan ihtiyacın kendisini en şiddetli bir şekilde hissettirdiği konulardan birisi de işte bu konudur. Eğer Bediüzzaman Said Nursî’nin bize doğru yolu gösterdiğine inanıyorsak, o yol Kur’ân ve Sünnetten başka bir yere çıkmayacaktır. Onun için, onun her cümlesini, her hükmünü, her tavsiyesini Kur’ân ve Sünnet ölçüleri çerçevesinde anlamakla yükümlüyüz. Bu da, Risale-i Nur ve onun bize öğrettiği şeyler hakkındaki telâkkilerimizi Kur’ân ve Sünnete arz etmekle bizi yükümlü kılar.

***

Risale-i Nur’u incelerken dikkate almamız gereken bir diğer önemli nokta da onun çok yönlü bir eser olduğudur ki, bu farklı yönler farklı şekillerde ele alınmayı gerektirir.

Her şeyden önce, Risale-i Nur sadece bir eser olmakla kalmayıp aynı zamanda bir hizmet tarzı, bir meslek, Kur’ân ve iman hizmetinde bir yol haritası anlamına geldiği için, onun bu yönünü ayrıca ele almak icap edecektir.

Risale-i Nur’un diğer yönü ise ilmî yönüdür; bunu da iman ilimleri ve sair ilmî konular olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Sair ilmî konular da dinî konular ile beşerî ilimler (sosyal ve kevnî konular) olarak iki başlık altında incelenebilir.

Bir hizmet tarzı olarak ele alırsak, Risale-i Nur, insanların imanlarını her türlü tehlike ve saldırılardan kurtarmayı ve korumayı ana hedef olarak belirlemiştir diyebiliriz. Bu hizmet tarzının bütün özellikleri ve kuralları bu ana gaye etrafında şekillenmiştir. Müellifin “müsbet hareket” adını verdiği ilke, siyasetten uzak kalmak, bu hizmeti maddî veya manevî hiçbir menfaate âlet etmemek gibi ilkeler ile “acz, fakr, şefkat, tefekkür” olarak saydığı esaslar Risale-i Nur hizmetinin kimliğini ve istikametini belirleyen temel kaidelerdir. Risale-i Nur hizmetini benimseyen ve Risale-i Nur’u öne sürerek faaliyetlerde bulunan kimselerin bu esasları aynen Müellifin belirlediği şekilde uygulamakla yükümlü olmalarında yanlış bir şey yoktur. Yanlış olan, bu hizmet tarzını yegâne hizmet olarak algılayıp başka hizmet modellerinin de olabileceğini kabul etmemek veya daha başka metodlar aşılayarak bu hizmet tarzını farklı bir şekle sokmaya teşebbüs etmektir.

İman hakikatleriyle ilgili bahisler ise, Risale-i Nur Külliyatının kimliğini teşkil eden ve insanlığa keşfetmekle bitirilemeyecek bir tefekkür hazinesi sunan kısmıdır. Bu kısımda sadece teorik bilgiler değil, yaşanan bir hayatın neş’esi okunur. Ve bu neş’e ile, hayatta Esmânın tecellîleri, Esmânın tecelliyatında da Yer ve Gökler Rabbinin huzur ve muhabbeti yaşanır. Bu bahislerin her biri, okuyucuya hayatının her ânını ilim, marifetullah ve muhabbetullah içinde yaşatacak yöntemler sunar. Risale-i Nur Külliyatının büyük kısmını meydana getiren bu bahisler, büyük ekseriyetiyle, üzerinde ittifak edilen imanî bahislerdir; onun için bu kısımda hatâ söz konusu olmaz, ancak yorum ve içtihad farklarından söz edilebilir.

Külliyatın sair bahislerine gelince, bunlar Bediüzzaman Said Nursî’nin bakış açısını ve son derece değerli yorumlarını içeren bahisler olmakla birlikte, bunlarda imanî bahislerdeki gibi bir kesinlik ve hatâsızlık aramak doğru olmaz, zaten mümkün de değildir. Zira bu konularda mesele asıldan ayrılıp fer’îleşmekte, fer’î meselelerde ise bakış açıları, yorumlar ve içtihadlar dallanıp budaklanmakta, işin içine bir de değişen zamanın şartları karıştığında farklı anlayışlar için meydan alabildiğine genişlemektedir. Kevnî ilimlere (pozitif bilimlere) dair bahislerde ise, bu konulara temas eden bir kimsenin bazı sözlerinde yanılması bir ihtimal meselesi değil, kaçınılmaz gerçeğin ta kendisidir. Çünkü beşerî ilimlerde bir günün bilimsel gerçeği ertesi günün hurafesine dönüşebilmekte, bazan bu değişimler en temel kabullerin sorgulanmasına, hattâ bütünüyle reddine ve ders kitaplarının yeniden yazılmasına yol açabilmektedir. Bu gerçeğin en gerçekçi ifadesi, tıp fakültesi öğrencilerine ilk öğretim yılının başlangıcında söylenmesi birçok ülkede âdet haline gelen şu söz olsa gerektir: “Önümüzdeki yıllar içinde burada size öğreteceklerimizin yarısı yanlış çıkacak; ama hangi yarısı olduğunu bilmiyoruz.” Bediüzzaman’ın pozitif bilimlere dair bilgisinin kaynağı olarak bildiğimiz şey, ilk hayatında Tahir Paşanın konağında okuduğu kitaplardan ibarettir. Ondan sonraki hayatında, hele Barla sürgünü ile başlayan Risale-i Nur’un telifi döneminde, pozitif bilimlerle temas kurmasını sağlayacak hiçbir imkâna sahip olmadığı ise herkesin malûmudur. Bu sebepten, Risalelerde pozitif bilimin inceleme alanına giren konularla ilgili olarak verilen bilgilerden bazılarının geçerliliğini kaybetmiş olması muhtemel değil muhakkaktır ki, çekim kuvvetinin hareketten doğduğu görüşü, arı beyi, yer merkezinin sıcaklığı gibi konular bunlar arasındadır.

Bütün bunların yanı sıra, Risale-i Nur’un iman hizmetine dair bahisleri arasında yer almakla beraber, çok farklı bir mahiyete sahip olan istihraçlar da Risale-i Nur Külliyatı adı altında yer almaktadır. Bunlar, ekseriyetle, Risale-i Nur’un en çileli dönemlerinde bütün dünyaya karşı var olma mücadelesi veren ve onca baskı ve takiplere rağmen hizmetlerini hiçbir zaman aksatmaksızın eserleri bütün vatan sathına yayan Risale-i Nur talebelerine hizmetlerinin önemini hatırlatmak ve onların maneviyatlarını takviye etmek amacıyla kaleme alınan mektuplardır. Bu mektupların da önemli bir bölümü bugün Sikke-i Tasdik-i Gaybî adı altında yayınlanmakta olan kitapta toplanmış olmakla birlikte, bu eser Bediüzzaman tarafından değil, onun vefatından sonra talebelerinden birisi tarafından yayınlanmış, daha sonra da aleniyet kazanmıştır. Oysa hem içerik ve hem de yöntem itibarıyla Risale-i Nur’un ana yapısından çok farklı bir mahiyete sahip olan ve genele değil, çok özel bir kesime özel bir zaman zarfında muvakkaten hitap etmiş bulunan bu mektuplar belli bir zaman için bir fonksiyon ifa etmiş, ondan sonra da müellifi tarafından bir daha neşredilmemişti. Bediüzzaman’ın sadece eserlerini telif ederken değil, neşrederken de kamuoyunun durumunu dikkate aldığına dair başka örnekler de vardır. Meselâ Âyetü’l-Kübrâ’nın mukaddimesinde yer alan ve bütün mahlûkatı iç içe zikir halkaları halinde tasvir eden harikulâde bir tefekkür bahsi Osmanlıca Şualar’da yer alırken Latin harfleriyle yayınlanan Şualar’a dahil edilmemiştir ki, bunda zamanın pozitivist telâkkileri karşısında Âyetü’l-Kübrâ’nın anlaşılmama endişesinin rol oynadığı anlaşılıyor. Muhtemelen aynı mülâhaza ile, sinekle mücadelenin bilimsel politikalar gereği yürütüldüğü bir zamanda, Sinek Risalesi de Lem’alar’ın Latince baskılarına alınmamıştı.

Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, bugün Risale-i Nur Külliyatı olarak okuduğumuz eserlerin hepsi birden aynı önemi haiz eserler değildir; önem itibarıyla olduğu kadar, içerdikleri bilgilerin mahiyet ve sıhhati açısından da bunların hepsini aynı muamele tâbi tutmanın hiçbir haklı gerekçesi yoktur.

***

Buraya kadarki tesbitlerimizi iki madde halinde özetleyebiliriz:

Birincisi: Risale-i Nur beşer kelâmıdır.

İkincisi: Risale-i Nur Külliyatını teşkil eden eserlerin hepsi birbirinin aynı mahiyette değildir; bu eserler gerek konu ve gerekse önem itibarıyla farklı derecelere sahiptir.

Bu iki maddenin ikisi de Risale-i Nur ile ilgili tasavvurların sıhhatini ortaya çıkaracak kapasiteye sahiptir ve bu bakımdan çok önemli ölçütlerdir.

Eğer “Risale-i Nur beşer kelâmıdır” şeklindeki hükme “Ama…” ile başlayan bir itiraz işitiyorsanız, bilin ki orada sahih İslâm inancından ciddî bir sapma vardır ve “ama”dan sonra gelecek olan cümle bu sapkın inanca kılıf geçirme çabasından başka birşey olmayacaktır.

İkinci cümleye yöneltilecek itirazların durumu da aynıdır. Bütün eserleri birden ya aynen kabul etmek veya içlerinden bir kısmının reddini bütünün reddiyle aynı muameleye tâbi tutmak ancak Allah katından indirilen kitaplara has olan bir muameledir; Risale-i Nur’u bu muameleye tâbi tutmak, ona vahiy muamelesi yapmak anlamına gelir.

Bunlar apaçık gerçekler olmakla beraber, halihazırdaki Risale-i Nur cemaatlerinin önemli bir kısmı tarafından bu gerçeklerin itiraf edilebileceğine ne yazık ki ihtimal veremiyoruz. Bilâkis, bu konuda haddi fazlasıyla aşan söz ve uygulamalara şahit oluyoruz ve bunlara sürekli olarak yenileri ekleniyor; tepki olarak ise Risale-i Nur cemaatlerinden kayda değer bir ses işitmiyoruz.

Risale-i Nur derslerine ait videolarıyla şöhret yapan birisi, canının çok sıkkın olduğu bir zamanda Kur’ân okuyarak ferahlamaya çalıştığı halde tam olarak ferahlayamadığını, ama Risaleden bir bahis okur okumaz bütün sıkıntısının gittiğini ve gülüp oynamaya başladığını, “Risaleleri gönderen ve yazdırtan Allah’a yemin ederek” anlatıyor.[5]

Bir başkası, günde yetmiş defa istiğfardan söz eden hadis-i şerif hakkında, “Bir Nur talebesi, bunu günde on sayfa risale okuma emri biçiminde yorumlayabilir” diyerek içtihadda bulunuyor.[6]

Bundan önceki bir yazıda, Risale-i Nur talebelerinin siyasete nikâhlanmış halinden ve anarşik hadiselere kadar varan siyasî çatışmalarından bunalan bir gencin onların arasından ayrılarak Hıristiyanlara katıldığını ve bugün bir Hıristiyan cemaatinin ruhanî reisi mevkiine geldiğini yazmıştım.[7] Bir kardeşimiz merak edip mail atmış, “Bu pastör hâlâ Nurları okuyor mu?” diye soruyor. Endişesini anlıyoruz: İrtidad etmiş olabilir, o kadar önemli değil; ya bir de Nurları okumayı bırakırsa? Tabii, bu soruda, Nurların onu irtidad etmekten alıkoyamadığına dair bir itiraf da yatıyor!

İşin en kötü tarafı da şurası ki, bunlar gibi nice akıl almaz uygulamalar peş peşe zuhur ederken, bunlara karşı uyarılar da hiçbir anlam ifade etmez hale gelmiş bulunuyor. Kur’ân ve Sünnet zaten devre dışı; Risale-i Nur ise, anlaşılmadan okunması gereken bir kutsal metin muamelesi görüyor. Çünkü Bediüzzaman’ın “iman hakikatlerinden insanın manevî lâtifelerinin de istifade edeceğini” bildiren ifadeleri artık “Anlamadan okuyun ki lâtifeleriniz doysun” şeklinde anlaşılıyor. Böylesi herkes için daha kolay: Okuyanlar anlama zahmetinden, büyükler de sorulara cevap verme külfetinden kurtulmuş oluyorlar. Ayrıca böyle bir topluluğa her gün yeni üretilmiş birşeyler satmak pek kolay oluyor. Ama bir yandan da insan düşünmeden edemiyor: Bediüzzaman eğer Risaleleri anlamadan okumakla övünen haylaz talebelerin eline geçeceğini bilseydi o satırları yazar mıydı?

Kısacası, cemaatlerimizin içinden yeni bir Haşhaşî örgütünün filizlenmesi için bütün sebepler hazırlanmış bulunuyor ve sahnemiz kahramanlarını bekliyor!

İlerideki bölümlerde daha tafsilâtlı bir şekilde ele almayı düşündüğümüz önemli bir hususa burada işaret etmeden geçmeyelim:

Cemaatin sesi fazlaca işitilen kısmında görülen bu durum, sadece kendilerini ve kendilerine tâbi olanları ifsad etmekle kalmıyor. Bunlar Haricî tavrıyla sergiledikleri bağnazlık ve taşkınlıklarıyla, savunur göründükleri Risale-i Nur ile insanlar arasında aşılmaz hisarlar inşa ediyorlar. Hatâdan münezzeh olan, hiç bir şekilde sorgulanamayan ve her bir satırına şeksiz şüphesiz inanma mecburiyeti bulunan bir kitap ile onun etrafındaki hatâdan münezzeh hizmet öncülerinin meydana getirdiği bir harekete kim nasıl yanaşabilir?

***

Geldiğimiz bu nokta, manzaranın karanlık tarafı idi. Şükürler olsun ki, aynı manzaranın bir de aydınlık tarafı var ve karanlık taraf ne kadar karamsar bir gelecek vaad ediyorsa, bu aydınlık taraf da en az o kadar aydınlık bir gelecekten haber veriyor. Bu yazı serisinin özellikle son birkaç bölümüne cemaat içinden gelen müsbet tepkiler ve yorumlar, Risale-i Nur talebeleri içinde okuyan ve düşünen, taklidi değil tahkiki esas alan ve bu özellikleriyle “ehl-i tahkik Nur talebesi” sıfatını hakkıyla taşıyan aklıselim sahiplerinin bu büyük emaneti geleceğe güvenle taşıyacaklarını gösteriyor.

Emaneti taşımak hamasetle değil, aklıselimle ve itidal ile olur. Bunun başta gelen şartı da, emanetin mahiyetini doğru bir şekilde tesbit etmek ve bu konuda her ne pahasına olursa olsun aşırılıklardan uzak kalmaktır. Risale-i Nur insanlık âleminin iftihar vesilesi olarak istikbale miras kalacak ve asırlar boyunca nesilleri aydınlatacak muhteşem bir eserdir. Ama o beşer eliyle meydana gelmiş bir eserdir, bir beşer kelâmıdır. Onu beşer kelâmından daha ötelere taşımayı öngören her teşebbüs bâtıldır ve ateşten kaçarcasına kaçınılması gereken bir tehlikedir.

Şunu da önemle kaydetmek gerekir ki, Risale-i Nur’un beşer kelâmı olduğuna inanmak ve bunu telâffuz etmek şarttır, fakat kâfi değildir. Ona hürmette kusur etmemekle beraber, bir beşer kelâmından daha ötede muamele etmemek gerekir. Bir yandan “Risale-i Nur beşer kelâmıdır” deyip bir yandan da onda yazılı olan her şeye kayıtsız şartsız inanmak gerektiği düşüncesi ise bu inanca zıt bir telâkkidir ve Risale-i Nur’a vahiy muamelesi yapmak anlamına gelir. Çünkü ihtiva ettiği her şeye inanılması gereken yegâne kitap Allah’ın Kitabıdır.

Peşin hükümlerden kendisini kurtarabilen bir kimse önüne Risale-i Nur’u koyup da salim bir şekilde düşündüğü zaman şu manzarayla karşılaşacaktır:

Bu kitapta binlerce konu, binlerce hüküm vardır. Bu hükümlerden bazıları tartışmasız gerçeklerdir ve bunlara zaten iman etmekle yükümlüyüz: ulûhiyet, âhiret, nübüvvet bahisleri gibi. Kaldı ki, bunların ayrıntılarında da ulemâ arasında farklı kanaatler söz konusu olabilmektedir. Bunun dışındaki konular ise, rüyalardan vahdet-i vücud fikrine, hastalıktan ihtiyarlığa, tarihten mahkeme müdafaalarına kadar alabildiğine geniş bir alana yayılmaktadır. Bütün bu alanlarda bir müellifin serd edeceği binlerce fikrin her birini aynen kabul etmeyi peşin peşin taahhüt edebilir misiniz? Eğer edecek olursanız, ona bir şâri’ muamelesi yapmış ve böylece onu insan üstü bir mevkie çıkarmış olmaz mısınız?

Kaldı ki, İslâm âlimlerinin, özellikle Bediüzzaman gibi çığır sahibi allâmelerin kendilerini körü körüne takip edecek müridlere ihtiyacı yoktur. Barla döneminde, henüz yolun başında iken, Bediüzzaman kendisine hakikî vâris olacak talebelerin en başta gelen özelliklerinden birisini, Hulûsi Bey ile Sabri Hocanın şahıslarında “Kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar, aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar” şeklinde anlatmıştır. Geleceğin bütün Risale-i Nur talebelerine örnek olarak gösterilen bu vasıfta körü körüne iman ve itaat yoktur; tecrübe ederek, deneyerek, önceden sonucu bilinmeyen ve ancak denemek suretiyle anlaşılacak bir şekilde bu hakikatleri anlamak ve kabul etmek vardır. Ancak buraya şöyle bir notu da düşmemiz gerekiyor:

Bediüzzaman’ın örnek Nur talebesine ait özellikler arasında saydığı bu vasıf, iman hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanması konusuyla sınırlıdır ve bu da Risale-i Nur yoluyla hizmet etmeyi seçen kimseler için zarurî bir durumdur; aksi takdirde bu insanları bir gaye etrafında birleştirmenin mânâsı kalmaz. Ama okuduğu binlerce sayfalık Risale-i Nur Külliyatında konu daha başka alanlara yayıldıkça, Nur talebesinin şahsî tercihleri itibarıyla kabul etmekte zorlanacağı meselelerle karşılaşması kaçınılmazdır. Bu durumda Nur talebesi ne yapacaktır?

Meselâ Üstadın “Cehennem de olsa beka isterim” şeklindeki sözüne aklı yatmadığı takdirde bunu çarnâçar taklit edecek, kendisinden izah istendiğinde de bin bir kuyudan su getirerek açıklamaya mı çabalayacaktır?

Üstadın gençliğinde Geylânî’ye Fatiha okuyarak ondan kayıp eşyasını bulmasını istediğine dair anekdotu okuduğu zaman, eğer bunu Risale-i Nur’un tevhid ve dua bahislerindeki harikulâde izahlara muhalif buluyorsa, bu fikrini açıklayamayacak mıdır?

Yusuf aleyhisselâmın duasındaki “Müslüman olarak canımı al” ifadesinin o anda ölmeyi istemek şeklinde izah edildiğini gördüğü zaman, bütün araştırmalarına rağmen bu iddiayı destekleyecek sahih bir rivayet bulamadığı takdirde, herşeye rağmen kendisini buna inanmak zorunda mı bilecektir?

Üstad hutbenin Arapça okunmasını savunurken talebesi onun Türkçe okunmasına taraftar olamayacak mıdır?

Şimdi herkes hafızasını şöyle bir yoklayacak olsa, bunlar gibi zihnini kurcalayıp duran pek çok soru ile karşılaşacaktır. Bir tarikatte bu soruların cevapları daha başka olabilir. Ama Risale-i Nur’un mesleği ilim mesleği olduğuna göre, bu sorunun cevabı da ilmin kendi usulleri içinde verilecektir. İlimde talebenin hoca ile her konuda hemfikir olması ve duygu ve düşünceleriyle hocasını taklit etmesi şeklinde bir ilke mevcut değildir. Bugün bizim devralmış bulunduğumuz muazzam ilim mirası ise, taklit sayesinde değil, büyük kısmı hocalarla talebeleri arasında zuhur eden fikir farklılıkları sayesinde vücut bulmuştur.

Risale-i Nur cemaatlerinin bu konuda ilim ehlinin metodlarından uzaklaşarak büyük ölçüde taklit yolunu benimsemiş olmaları bir yandan onları ciddî açmazlar içine düşürürken, diğer taraftan da toplumun sual ve ihtiyaçlarına cevap veremez hale getirmiş, sonuç olarak ise insanları Risalelere karşı mesafeli durmaya sevk etmiştir. Bazan sadakat kılığına bürünerek bizi aldatan bu taklitçi anlayışın mahsullerini, bütün dâvâları tahkik esasına dayanan Risale-i Nur mesleğini lâyık olduğu yerden uzaklaştırarak dar bir taklit alanına hapsetmek ve bu dar sınırlar içinde de insanların sorgulamadan her şeyi taklit edebilecek hale getirildikleri Fetö ve benzeri oluşumlara zemin hazırlamak şeklinde devşirmiş bulunuyoruz. Ne hazindir ki, aynı mutaassıp zihniyet, daha başka kılıklara bürünmüş şekilde, insanları yine anlamadan okumaya, anlamadığı şeyleri taklit etmeye, verilen adresleri sorgulamadan takip etmeye çağırıyor. Ama, yukarıda temas ettiğimiz gibi, manzaranın bir de aydınlık tarafı var:

Bir kısım Nur talebeleri ne olup bittiğini anlamadan bu sele kapılmış giderken, diğer bir kısım da okuyor ve okuduğunu anlamaya çalışıyor. Anladığını da körlemesine değil, sorgulayarak, araştırarak, tahkik ederek anlıyor ve benimsiyor:

Tıpkı Üstadları gibi.

Sonuç olarak, böyleleri de bugünün dünyasında daha fazla insana erişiyor.

Yani, iki taraf da hızla ilerliyor: biri tarihin karanlık sayfalarına, diğeri ise istikbalin aydınlık ufuklarına doğru.

[Devamı var]


Önceki bölüm:
https://yazarumit.com/hayali-ziyaeddinden-hayali-bediuzzamana-gelisimizin-kisa-bir-hikayesi/
Sonraki bölüm:
https://yazarumit.com/vahyin-hizmetini-goren-sumullu-ilhamlar/


[1] 23. Söz, 2. Mebhas, 4. Nükte ( http://erisale.com/#content.tr.1.439 ).

[2] Bir örnek: “Ben gönderilen risaleleri mütalâa ettim. Bir kısım hakikatleri mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan niçin böyle olmuş, kuvve-i hafızama gelen nisyandan sıkıldım.” (Kastamonu Lâhikası, 6. Mektup [http://erisale.com/#content.tr.9.28 ]).

[3][3] Metin Karabaşoğlu, Söyleşi: Şener Boztaş, Saykal: Risale-i Nur’a Husumetin Kısa Tarihi (İstanbul: Selis Kitaplar, 2017), s. 179-193.

[4] Abese sûresi, 80:13-16; Vâkıa, 56:79; Fussılet, 41:42.

[5] Kur’ân “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle ferahlansınlar” (Yunus, 10:58) buyurur, ama ehl-i dünyanın da bunlarla değil, dünya hayatıyla ferahlandığını haber verir (Ra’d, 13:26). Evet, bazıları Kur’ân ile ferahlandığı gibi, bazıları Risale okuyarak ferah bulur, daha başkaları da iki kadeh atarak efkâr dağıtır. İnsanın ne ile ferahlanacağı, ferahlatan şeyden ziyade, insanın kendi tercihine bağlı olan bir husustur. https://www.facebook.com/watch/?v=819532345135203

[6] https://www.yeniasya.com.tr/suleyman-kosmene/peygamber-efendimiz-asm-gunde-yetmis-kez-neden-tovbe-ediyordu_356404

[7] “Siyasetle İmtihanımız – 2”: https://yazarumit.com/siyasetle-imtihanimiz-2/


6 YORUMLAR

  1. Dikkatle ve merakla Risale-i Nur’ları okuyan herkesin ilgisini çeken bir yazı dizisi. Nur cemaati içindeki bazı problemlerin ilk defa bu denli güçlü ve cesurca kaleme alındığına şahit oluyoruz. Allah razı olsun.

  2. Cok guzel, ufuk acici bir yazi olmus, tesekkur ediyorum. Belki temas edilmistir ama bir noktaya deginmek istiyorum: Risale metnini asiri mubalagalar ile medhediyorum zanni ile vasiflandirmanin negatif bir sonucu da son tahlilde metni ulasilamaz bir noktaya yukselttigi icin, ya metnin zahirinden anlasilan manayi donuklastiriyor ya da anlama cabalarinin onune geciyor. Atfedilen kudsiyet, metnin anlasilmasina donuk bir bir tur kalkana donuserek, her turlu anlama cabasi da, buna tesebbus edenleri daha bastan ihlassizliga, metne mudahaleye, kendinden birseyler katmaya kalkismak olarak goruldugunden basarisizliga mahkum ediliyor. Belki de bu yuzden TR’de -tipki ideolojik bir aygit olan devlet gibi- cemaatlerin de resmi birer gorusu var ve bununla insanlarin cevval fikirlerini zabt u rabt altinda tutarak kendilerince cemaati dagilmaktan, bozulmaktan(!) koruyorlar. Kimbilir belki de cemaatin seviyesini yukseltmemek icin ellerinden geleni yapan bu zumreler, hizmet icin on safta fedakarane kosturan fedakar kisiler degil de, tarlasi coktan surulmus dini yapilarin arkasinda asil dizginleri elinde tutan bir takim siyaset cambazlaridir.

  3. Ümit Bey Kardeşim, benzer görüşleri, uygun zeminlerde söylediğim zamanlarda bile, tepkilerle karşılaşıyorum. Güzel bir yol açtınız; Tebrikler ve teşekkürler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here