Risale-i Nur talebelerinin en çetin imtihan alanı: siyaset

3

Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınan Bediüzzaman Said Nursî’nin yolunu takip eden Risale-i Nur talebeleri, onun siyasetle ilgili uyarılarına ne kadar kulak veriyor?

– 18 –

ÜMİT ŞİMŞEK

Her zaman her yerde olduğu gibi Risale-i Nur cemaatlerinde de sürekli ihtilâf sebebi olmuş bir şey varsa o da siyasettir. Bu ise gerçekten şaşılacak bir muammâdır. Çünkü siyaset Risale-i Nur cemaatlerinin yapısına da, gayesine de, faaliyet sahasına da tamamen ters düşen bir unsur olduğu gibi, bu büyük topluluğun siyasetten hiçbir zaman bir kazanç sağladığı görülmemiş, bilâkis cemaat tarihindeki ihtilâf ve bölünmelerin en büyük sebebini siyaset teşkil etmiştir. Buna rağmen cemaatin siyasete olan ilgisinde bugüne kadar bir azalma görülmüş değildir.

Bir iman hizmeti olarak ele alındığında Risale-i Nur hareketinin siyasetle bir arada barınamayacağını görmek zor değildir. Çünkü siyaset âlemi birbirine üstün gelmek için çalışan tarafların mücadele alanıdır. Bu alana giren hiçbir hareket bütün tarafların birden sempatisini üzerinde toplayamaz; hangi tarafa meylettiyse onun dışında kalanları karşısına almak zorundadır. İman ise, hangi kesime mensup olursa olsun, herkesin ortak değeridir ve iman hizmetinin hiçbir ayırım yapmaksızın ve üzerine hiçbir gölge düşürmeksizin herkese tam bir eşitlik içinde sunulması gerekir. Onun için, üzerine siyasetin gölgesi düşmüş bir hareket, kendisini ne şekilde adlandırırsa adlandırsın, artık iman hizmeti kimliğinden soyunmuş demektir. Risale-i Nur cemaatlerinin siyasete yaklaştığı oranda geniş halk kitlelerinin sempatisini kaybetmekte oluşu işte bu sebeptendir.

Aslında bu gerçeği dile getiren açık ifadeler Risale-i Nur Külliyatının birçok yerinde mevcuttur ve her Nur talebesi de bunları ezbere bilir. Hepsi bir yana dursun, sadece şu iki kısa pasaj dahi konuyu bütün açıklığıyla netleştirmeye ve her Nur talebesini ciddî bir nefis muhasebesine sevk etmeye kâfi gelmelidir:

İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost, düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.[1]

Nur şakirtleri hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde mü’minlerin uhuvveti esastır.[2]

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmetini her türlü siyaset gölgesinden uzak tutmaktaki hassasiyetini gösteren en canlı delillerden biri de, İslâm âlemine gönderdiği Risalelerin sınırdan geri çevrilmesi üzerine yazdığı mektuptur. Bu mektupta Bediüzzaman Risalelerin yerine ulaşmamasını hayra yoruyor ve “[Böyle olmasaydı] inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmaya mecbur edecekti”[3] diyordu. Oysa ittihad-ı İslâm, siyasetin en yüksek gayesini teşkil ediyordu ve Bediüzzaman bu gayenin gerçekleşmesini “bu zamanın en büyük farz vazifesi”[4] olarak niteliyordu. Aynı Bediüzzaman, böylesine yüce bir hedefe dönük siyasî faaliyetlere dahi şu veya bu şekilde karışmanın yahut karışmış görünmenin, dünyayı saran müthiş yangının alevlerinden birkaç kişinin olsun imanını kurtarabilmek için çabalayan bu hizmetin insanları için bir problem teşkil edeceğini görmüş, onun için bu tür hizmetleri İslâm âleminin diğer cemaatlerine bırakıp dört elle iman hizmetine sarılmak ve Risale-i Nur’un iman hizmeti üzerine hiçbir gölge düşürmemek gerektiğini hatırlatmak lüzumunu hissetmiştir.

Diğer taraftan, Bediüzzaman’ın sadece 1957 seçimlerinde oy kullandığı ve tercihini Demokrat Parti yönünde yaptığı da bir başka gerçek olarak karşımızda duruyor. Buna karşılık, 1946, 1950 ve 1954 seçimlerinde oy kullandığına dair hiçbir bilgi yoktur ve bu da açıkça gösterir ki, bu seçimlerde Bediüzzaman oy kullanmadığı gibi, şu veya bu yönde oy kullanılmasına dair de kimseye bir işarette bulunmamıştır.

1957 seçimleriyle ilgili olan bir Emirdağ mektubu ise, Üstadın Demokrat Parti lehindeki tercihini açıkça dile getiriyor. Ancak bu mektubun, Bediüzzaman’ın sağlığında yayınlanmadığını hatırlamamız gerekir. Nitekim bizzat Üstadın bu mektuba eklediği not da mektubun hususî mahiyette olduğunu ve Risale-i Nur hizmetiyle ilgili sair mektuplarla aynı kategoride mütalâa edilmemesi gerektiğini göstermektedir:

Tabiratta lüzumsuz zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, sû-i tesir yapmamak şartıyla, gönderebilirsiniz.[5]

Bu mektubun, altındaki notla beraber, iman hizmetinin siyaset-üstü mahiyetine dikkat çeken ve talebelerini siyasî tarafgirlikten şiddetle sakındıran diğer mektuplarla teâruz halinde olduğu açıktır. Eğer Nur mesleğinde mü’minlerin uhuvveti esas ise, iman hakikatlerinin her kesimde muhtaçları ve sahipleri var ise, bu iman hizmetine tarafgirlik giremez ise ve siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeliyor ise, belirli bir partiyi destekleyip diğerini düşman ilân etmek ve birinin lehinde, diğerlerinin aleyhinde çalışmak şeklindeki bir davranışı bu telâkki ile bağdaştırmak mümkün olmayacaktır.

Bunun aksi de aynı derecede geçerlidir: Eğer bir parti dost, diğeri düşman ilân edilip birinin lehinde, diğerinin aleyhinde faaliyet gösterilecekse, bu defa da mü’minlerin uhuvvetinden ve herkese eşit şekilde iman hizmeti sunmak gibi bir iddiadan vazgeçmek gerekecektir.

Bu durum, birbiriyle teâruz halinde bulunan bu iki seçenekten birisini esas olarak tercih etmek mecburiyetiyle Nur talebelerini karşı karşıya bırakıyor. Bunu söylerken, hattâ daha cümlenin ortasına bile gelmeden, “Hâşâ, Üstadın sözlerinde teâruz olmaz; onun bütün sözleri kıyamete kadar bâki hakikatlerden ibarettir!” şeklindeki itirazların da ileri sürülmesi yarın sabah güneşin doğacağı kadar kesin bir hakikat olduğu için, itiraz sahiplerine şimdiden hatırlatalım:

Ağzından haktan başka bir söz çıkmayacağını[6] bizzat beyan buyurmuş olan Resulullahtan rivayet edilen hadisler arasında bile ihtilâfların görülmesi muhaddisler için yabancı bir konu değildir; hattâ bu ihtilâfları çözüme kavuşturmak üzere kurallar belirleyen bir ilim dalı teşekkül etmiş ve bunun adına “muhtelifül-hadis ilmi” denmiştir.[7]

Bediüzzaman’ın beyanlarıyla ilgili olarak karşı karşıya bulunduğumuz tercih mecburiyetine gelince, söz konusu iki seçenekten hangisinin tercih edilmesi gerektiği, izaha ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Ve bu seçenek, gerçekten de kıyamete kadar geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan bâki bir hakikattir:

İman mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez.

İşte Risale-i Nur hareketine rengini veren ve her zaman için, her ne pahasına olursa olsun korunması gereken ilke budur. Nitekim söz konusu mektubu gönderirken Üstadın bu mektupta “lüzumsuz zararlı kelimelerin bulunma ve sû-i tesir yapma” ihtimalinden söz etmesi de dikkate alınması icap eden önemli noktalar arasındadır. Bu da açıkça gösteriyor ki, Bediüzzaman bu mektubu her zaman ve her türlü şart altında geçerli olacak bir ilkeyi beyan etmek üzere yazmamıştır; onun için, söz konusu mektup, her zaman geçerli olan ana ilkelere tâbi olacak şekilde değerlendirilmelidir. Şu noktayı da ayrıca belirtmek gerekir ki, söz konusu mektup Bediüzzaman’ın sağlığında neşredilmiş değildir; Emirdağ Lâhikasına onun irtihalinden sonra talebeleri tarafından dahil edilmiştir. Yine onun talebelerinden Said Özdemir’in neşrettiği Emirdağ Lâhikası nüshalarında ise bu mektup hiçbir zaman yer almamıştır.

Diğer taraftan, Bediüzzaman’ın hayatından daha başka kesitler de onun bu mektuptaki tavrının sürekli bir uygulamayı yansıtmadığını göstermektedir. Bediüzzaman tarafından “Nur’un birinci talebesi” unvanına lâyık görülerek Risale-i Nur talebelerine numune-i imtisal olarak gösterilen Hulûsi Yahyagil anlatıyor:

Ben Üstadı görmeye gittiğimde seçimler yaklaşıyordu. Üstada “Hangisine vereyim?” diye sordum. O da bana “Kardeşim, biliyorsun siyasetle uğraşmıyorum. Sen istediğine ver, ben de seninle beraberim” dedi.

Ben ki Üstadla görüşmüşüm, niye siyasete karışayım? Ben cemaate desem “Gelin, filân partiye oyumuzu verelim”; o vakit cemaatin itimadı kalmaz. Siyasî fikrimin açık olmasından dolayı beni hiç kimse dinlemez.[8]

Burada takip edilecek olan usul bellidir ve son derece nettir:

Bu iki tavırdan birisini esas alarak diğerini ona tâbi olacak ve onu ihlâl etmeyecek şekilde, kaleme alındığı zamanın kendi şartları içinde düşünmek. Daha açık bir ifadeyle: İman hizmetinin üzerine hiçbir zaman ne siyasetin, ne de başka bir şeyin gölgesini düşürmemek. Çünkü esas olan tavır, siyasetten uzak olma ve bütün kesimlere iman hizmetini tam bir eşitlik ve içtenlikle ulaştırma tavrıdır. Bu tavır, dünya var oldukça ve dünya üzerinde Risale-i Nur’un hizmeti devam ettikçe var olmaya devam edecek olan tavırdır. Bu tavrın korunmadığı yerde Risale-i Nur da yok demektir. Çünkü bunun aksi Risale-i Nur’un siyasete tâbi olması anlamına gelir; bu da ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bediüzzaman ise daha yolun başında iken siyaseti “efkârın âleminde bir şeytan” olarak ilân etmiş ve ondan istiâze etmiştir.[9]

Birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan bu iki tavırdan birisini esas almak her ne kadar siyaseti seven dostlarımıza zor gelse de, aslında onların yaptıkları da aynen böyle bir tercihten ibarettir. Yalnız onlar konuya ters taraftan yaklaşmakta, siyaset âleminde taraf tutmayı esas alarak tarafsızlık ilkesini buna tâbi kılmaktadırlar. Yoksa Üstadın her iki sözüne birden sahip çıkmış değillerdir. Tabii, bu tercihlerinin fiilî sonucu ise, siyaset-üstü kimliğin bütünüyle yok olması ve Risale-i Nur cemaatlerinin Risale-i Nur’a değil, siyaset âlemindeki taraflardan birisine tâbi hale gelmesidir.

***

Şimdiye kadarki ihtilâflarda bu açmazı aşmak için (1) taraflardan birine yüce bir misyon yükleme, (2) onun karşısındakileri de tehlike olarak ilân etme şeklinde iki şıklı bir yol izlenmiş, böylece bir nevi âcil durum senaryosu sahneye konmak suretiyle konunun serinkanlı bir şekilde tahlil edilmesi önlenmiştir. Zaman içinde siyaset sahnesinin kompozisyonu değişmiş, bu değişimle birlikte “dostlar” ve “düşmanlar” da değişmiş, ama oyunun kuralı da, sonucu da hiç değişmemiştir. Siyaset âlemi her zaman bildiğimiz şekilde kalmaya ve işlemeye devam etmiş, iktidara şunun veya bunun gelmesiyle ne beklenen mutlu istikbal gerçekleşmiş, ne de korkulan âkıbet yaşanmıştır. Risale-i Nur talebelerinin bu oyunlar sonucundaki durumu ise her seferinde Üstadı tasdik edecek şekilde tecellî etmiştir:

“Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?”[10]

Bu kaybın tek bir sebebi vardır; o da, Risale-i Nur cemaatlerinin siyasete meyletmiş olmasından ibarettir. Nur talebelerinin elbette ki her vatandaş gibi siyasî tercihleri de olacak, gün geldiğinde onlar da gidip reylerini vicdanlarının gösterdiği istikamette kullanarak vatandaşlık görevlerini yerine getireceklerdir. Yanlış olan, bunun ilân edilmesi, üstelik cemaat halinde yapılması ve siyaset âleminde dostlar ve düşmanlar edinilmesidir. Bunu yapmakla Risale-i Nur cemaatleri kendilerine tamamen yabancı bir alana girmişler, ondan sonra da, farkına varmasalar bile bu yabancı alanın kendisine has kural ve standartlarını benimseyerek kendi hizmet alanlarına taşımışlardır. Bu gerçeği açıkça görmek isteyenler, Risale-i Nur cemaatlerinden siyasete temas etmiş olanların siyaset öncesi ve sonrası durumlarını mukayese edebilirler.

***

Siyaset ile iman hizmetinin mahiyetleri de, standartları da birbiriyle imtizaçlarına hiçbir zaman müsaade etmeyecek kadar farklıdır. İman hizmetinin değişmez bir kuralı vardır: maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık gözetmeksizin ve insanlar arasında hiçbir ayırım yapmaksızın, erişebildiği herkese Kur’ân’ın tarif ettiği ebedî saadet yolunu göstermek. Daha kısa anlatımıyla, insanların ebedî hayatlarını kurtarmak. Ancak bu sadece nutuk çekerek, konferans vererek, kitap okuyarak yapılacak bir iş değildir; mutlaka yaşanarak ve lisan-ı hal ile desteklenmek suretiyle yapılabilecek bir iştir – tıpkı Resulullahın (s.a.v.) ve Sahabîlerinin yaptığı gibi.

Siyasette ise öncelikler listesinin ilk iki maddesi hiç değişmez. Bunlardan birincisi iktidara gelmek, ikincisi de iktidarda kalmaktır. Diğer gayelerin en kutsalı bile ancak üçüncü maddede kendisine yer bulabilir. Bu da siyasetin tabiatından beklenebilecek bir sonuçtur; çünkü siyasetçi hiçbir gayesini eline imkân geçmeden uygulayamaz. Hattâ, kendisine ait hiçbir iddiası olmayan idealist kadrolar için bu kural daha da vazgeçilmez bir hal alır; zira iktidarı gözden çıkardığı zaman sadece kendi menfaatini değil, idealini de gözden çıkarmış olacaktır.

Siyaset âlemiyle Nur talebelerinin âlemi arasında daha başka önemli farklar da bulunmakla birlikte, daha ilk maddede manzara bütün açıklığıyla ortaya çıktığı için, sözü uzatmaya ihtiyaç kalmıyor. Ama ne manzaranın açıklığı, ne de Bediüzzaman’ın bu konudaki mükerrer ikazları, cemaatlerimizi en küçük bir fırsatta siyasete dalmaktan alıkoyamıyor. Zaman geçtikçe manzara iyice netleşir ve cemaatlerimiz de birer ikişer hatâlı yoldan dönmeye başlarlar diye umarken, bilâkis, evvelce siyasete karşı soğuk durmuş cemaatlerimizin bile yeni yeni iştahlarının açıldığını ve daha önce başkalarının defalarca tekrarladığı hatâları bu defa bizzat deneyerek doğruyu bulmaya çalıştıklarını görüyoruz.

***

Üstadın beka âlemine irtihalinden bu yana altmış yıl geçti. Bu altmış yıl boyunca da nice seçimler gelip geçti. Bunların hepsinde Risale-i Nur talebelerinin en azından bazı kesimleri seçim kampanyalarının aktörleri arasında yer aldı. İç ve dış düşmanlara karşı kahramanca savunduğumuz partiler değişip durdu, iktidarlar el değiştirdi, ama bu kavga hiç bitmedi. Biz ise iman kurtarmak için girdiğimiz yolda ray değiştirdik ve parti kurtarmayı önde gelen bir meslek esası olarak benimsedik. Bu arada iman kurtarmak konusunda nereye geldiğimizi soracak olursanız, bir küçük örnek, meseleyi yeterince aydınlatacaktır:

Vaktiyle Nur talebesi gençlerin kaldığı bir talebe yurdu, seçim zamanında AP’nin propaganda faaliyetlerine katılmak ve dönemin şiddet olaylarında karınca kaderince bir rol oynamak gibi kutsal (!) hizmetlerin odağı haline gelmiş, hattâ bir defasında AP’li Müslüman gençlerle Ülkücü Müslüman gençler arasında çıkan bir tartışmada bir öğrenci de can vermişti. Yurda iman derslerinin şefkat ve muhabbet atmosferini solumak hayaliyle gelmiş bulunan bir başka genç ise aradığını orada bulamayınca yurdu terk ederek arayışlarına başka yerlerde devam etmişti. Sonunda, İslâma hizmet eden Nur talebelerinin arasında bulamadığı emniyet, şefkat ve muhabbet ortamını Hıristiyanların arasında buldu ve din değiştirdi. O zamanki gencimiz, şimdi Türkiye’deki Hıristiyan cemaatlerinden birinin ruhanî liderliğini yapıyor.[11] Oysa biz bu yola iman kurtarmak ve bu ulvî hizmete taze kuvvetler kazandırmak için çıkmıştık; onun yerine Hıristiyan cemaatine bir pastör kazandırmış olduk.

Şimdi bu maceranın değişik versiyonları Anadolu sathında, muhtelif Nur medreselerinde yaşanıyor. Bazı insanlar, iman dersi almak için geldikleri medreselerde siyasî propaganda ile karşılaşınca ayaklarını oradan kesiyorlar. Bazıları da bunu yapmalarına hâcet kalmadan, hizmet ehli tarafından kovuluyorlar. Bu arada, vaktiyle siyasetin en uzağında bulunan ve siyasetle meşgul olanları şiddetli dillerle kınayan bazı cemaatlerimiz de evvelce kınadıkları şeyin cazibesine teslim olmuş bulunuyor. Herşeye rağmen derslere devam edenler, büyük çoğunlukla toplumun belli bir siyasî kesime taraftar olan kısmından; geri kalanların ise iman dersine gelmek, yanılıp da gelecek olsa bile orada bir huzur atmosferi bulmak gibi bir şansı yok.

Çünkü biz asıl olanı ârızî olana, bâki olanı gelip geçici olana tâbi kıldık.

Oysa buna hiç ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde, her birimiz desteklemek istediğimiz kişi veya partiyi yine oyumuzla destekler, gidip sandığa reyimizi atar, sonra da kimseye ilânatta bulunmaksızın döner, işimizin başına geçerdik. Böylece, hiç kimseyle arayı bozmadığımız gibi, siyasî tercihlerimizi bir cemaat meselesi haline getirmemiş ve farklı siyasî tercihleri bulunan insanlarımızla bu iman hizmetinin arasına duvar dikmemiş olurduk.

Meselenin en hazin taraflarından biri de, siyaset maceralarımızda hiçbir zaman kayıplarımızla mukayese edilebilecek ölçüde bir kazanç, hattâ hiçbir kazanç elde etmemiş olmamızdır. Altmış yıl içinde gelip geçmiş seçimleri bir hatırlamaya çalışın: Bunlardan kaç tanesinde Risale-i Nur talebeleri sonuçları belirleyici bir rol oynadı? Vatanı hangi seçimde kim hangi tehlikeden kurtardı? Tarafsız kalınsaydı kimin ne kaybı olacaktı? Taraf olmakla kim ne kazandı?

***

Buraya kadar konuya Risale-i Nur cemaatleri ile ilgili yönünden yaklaştık. Fakat mesele sadece bir kesimin değil, bütün bir toplumun âkıbetini etkileyecek kadar önemlidir. Ve bu önemli alanda, Risale-i Nur talebeleri, asıl kaynaklarına döndükleri takdirde, gerçekten de toplumun geleceğine önemli bir hizmette bulunacak potansiyele sahiptir. Zira hayatın gerçekleri, bir milletin fertleri olarak bizi pek çok inanç ve eğilimlere mensup kimselerle birlikte yaşamaya sevk ediyor; bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur. Bizim bu konudaki tercihimize gelince, beraber yaşayıp yaşamamak değil, beraberce iyilikle mi, kötülükle mi yaşayacağımız şıklarıyla sınırlıdır. Eğer farklılıkların her türlüsünü tehlike olarak görüp de onu bertaraf etmeye çalışırsanız, sonunda haklı çıkabilirsiniz: Çünkü muhalifiniz de sizi – haklı bir gerekçeyle – tehlike olarak görecek ve kendi varlığını sizin yokluğunuzda bilecektir. Bu fasit dairenin gerilim, şiddet ve ıztırap üretmekten başka verebileceği hiçbir sonuç yoktur.

“Bu kadar zıt dünya görüşlerinin bir arada barış içinde yaşaması mümkün müdür? Bu insanların hepsine birden mutlak bir eşitlik içinde iman hizmeti sunulabilir mi?” sorularına gelince:

Bunun en yakın ve Risale-i Nur talebelerine en âşinâ olan cevabı, Nur’un birinci talebesi Hulûsi Yahyagil’in bütün hayatı boyunca uyguladığı modelde bilfiil görülmüştür. O, hiçbir zaman, ne açıkça, ne de üstü kapalı şekilde, hiçbir siyasî partinin lehinde veya aleyhinde bir tavır almamıştı. Siyasî çekişmelerin ve sokak çatışmalarının bütün ülkeyi kapladığı zamanlarda, herkesin eli birbirinin boğazında iken, o her siyasî görüşteki insanların ayağına gidiyor, onlar da Hulûsi Beyin iman derslerine geliyor ve orada birbirleriyle kucaklaşıyorlardı – evet, kucaklaşıyorlardı! İşte, çok uzak olmayan bir geçmişte, milletin kamplara bölündüğü ve anarşinin kol gezdiği bir ortamda, Nur’un Birinci Talebesi Hulûsi Yahyagil’in başka hiçbir yerde bir araya gelmeyecek düşmanları birbiriyle kucaklaştıran ve Elazığ’ı hiç değilse bir dereceye kadar anarşinin tesirinden kurtaran Risale-i Nur dersleri; 1960 yılından itibaren Hulûsi Yahyagil’in Risale-i Nur derslerine iştirak eden Veli Sarıkamış anlatıyor:

Hulûsi Ağabey genellikle öğle namazından bir saat önce çarşıya çıkar; terzi, eczacı, berber gibi esnafı ziyaret ederdi. Geçtiği her yerde halk ona teveccüh eder, hürmet gösterirdi. Ben bu halini, İslâmı lisan-ı haliyle topluma tebliğ ettiğine yorardım.

Meselâ eczacı Hacı Tevfik vardı. Bu adam CHP il başkanıydı. Hulûsi Ağabeyi çok sever, sayardı. Hulûsi Ağabey ona da uğrar, onun evinde ve bahçesinde Risale-i Nur dersleri yapardı.

Meselâ bir ilköğretim müdürü İzzet Bey vardı. Daima fötr şapkalı ve papyon kravatlı gezerdi. Onun da Hulûsi Ağabeye büyük saygısı vardı. Onun evinde de dersler yapılırdı.

Yine Köy Enstitüsü mezunu Mahmut Solmaz ve Bekir Bey vardı. Bekir Bey Samsunluydu. Hulûsi Ağabeyden dolayı tayinini Elazığ’a aldırmıştı.

Demokrat Parti İl Başkanı da, CKMP’liler de, hepsi Hulûsi Ağabeyin dersine gelirdi. Hele bir Hacı Bakır vardı, bu zat çok koyu Demokrat’tı. Üstadın milis kuvvetleri arasında da bulunmuştu. Halk Partili Hacı Tevfik ile Bakır Hoca derste kucaklaşırlardı.

Bakır Hoca birgün heyecana gelip Menderes ve Celâl Bayar’ı methetmiş, İnönü’ye de lâf çakmıştı. Hemen Hulûsi Ağabey “Hocanın ağzına somun tıkın, hoca acıkmış galiba” diye lâtife ederek kendisini susturdu.

Diğer taraftan, Muhtar Şerif Bey Adalet Partisi militanıydı. O da derslere gelirdi. Meclis başkanları, il genel meclisi üyeleri, o gün hepsi derse gelirdi. Yediden yetmişe bütün insanlar derste kaynaştıkları için, Elazığ’da sokakta parti kavgası ve aşırılıklara rastlanmazdı. Farklı politikacılar onun dairesinde kardeşçe bulunurdu. Hoşgörü, barış gibi kavramları en mükemmel şekliyle topluma Hulûsi Ağabey yansıtmış ve benimsetmişti.

Özetle, Hulûsi Ağabeyin bulunduğu yerde tefrikanın izine rastlanmazdı. Tıpkı Yunus’un “Yetmiş iki millete bir öz ile bakmayan / Şer’in evliyası da olsa hakikatte âsidir” dediği gibi, iman dersinde kimseyi tefrik etmez, bu yüzden dershanelere siyasetin girmemesi için de büyük gayret gösterirdi. Esprileri, hikâyeleri ve şiirleriyle dersi canlı tutardı. Hülâsa, her partiden, yaşlısı, genci, tarikatçisi, âlimi, herkes dersine gelirdi.[12]

***

Hulûsi Yahyagil’in de hiç şüphesiz siyasî tercihleri vardı. O da seçimler geldiğinde gidip oyunu kullanıyordu. Ama kime oy verdiğini hiçbir zaman kimse öğrenemedi. Ve hiçbir zaman onun hizmetine siyasetin gölgesi düşmedi.

Biz de Hulûsi Yahyagil ile aynı kitapları okuyoruz. Fakat bizim derslerimizde düşmanlar kucaklaşmıyor. Daha doğrusu yolları dersimize düşmüyor. Çünkü siyasetin ve sosyal medyanın acımasız kavgaları arasında bir güler yüz ve bir çift tatlı söze susamış insanları derslerimize çağırırken bir elimizde kitabı tutuyorsak, diğer elimizden de topuzu eksik etmiyoruz.

Ondan sonra da, “Elimizde bu hakikatler varken bu kadar insan nasıl oluyor da deizme, budizme, şu veya bu dine yahut dinsizliğe kayıyor?” diye merak edip duruyoruz.

[Devamı var]


Önceki bölüm
Risale-i Nur cemaatleri FETÖ fitnesinin muhasebesini yapmak zorunda


Sonraki bölüm
https://yazarumit.com/iman-hizmeti-koruyucu-icermemeli/


[1] Emirdağ Lâhikası: 2, 30. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.401

[2] Emirdağ Lâhikası: 1, 132. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.234

[3] Emirdağ Lâhikası: 1, 197. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.327

[4] Divan-ı Harb-i Örfî, “Sadâ-yı Hakikat,” http://erisale.com/#content.tr.15.416

[5] Emirdağ Lâhikası: 2, 98. Mektup, https://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/emirdag-lahikasi-ii-s-149-170/

[6] Ebû Dâvud, İlim: 3.

[7] Değerli hadis âlimimiz Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın bu konuya münhasır bir eseri vardır: Hadislerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları: Muhtelifü’l-Hadis İlmi, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.

[8] Nurun Birinci Talebesi: Hulûsi Yahyagil, Nesil Yayınları, s. 192.

[9] Sözler, “Lemeât,” http://erisale.com/#content.tr.1.973

[10] Kastamonu Lâhikası, 129. Mektup http://erisale.com/#content.tr.9.258

[11] Bu hikâyeyi bizzat kahramanının ağzından dinlemiş bulunuyorum.

[12] Nurun Birinci Talebesi: Hulûsi Yahyagil, s. 382-383.

3 YORUMLAR

  1. Bu yerinde ve güzel tespitler için yazarımıza teşekkür ederim. Risale-i Nur, bu tespitleri pek çok defa anlattığı halde unutuyorsak, kendimizde problem var demektir. İnsanı kendi kendisiyle yüzleştiren bir yazı.

  2. Tabir çok ağır olacak ama Nurcular siyaset konusunda “İKİ YÜZLÜ” davranış sergiledik. “Bizim siyasetle ilgimiz yok” deyip siyasi tarafgirliği kan davasına dönüştürmüşüz. Ve dahi bütün guruplar versiyonlar. Kimseyi haksız yere suçlamak için değil. 1980 öncesi Adalet Partisinde gençlik kolları başkanlığı yapan birisi olarak yazıyorum. Tespitleriniz aynen kitabın ortasından. Tebrik ederim. Bundan sonra ne yapalım? mesele ve gündem yapmamız. Çatışmadan bir halka etrafında hakkaniyete dayalı müzakare öz eleştiri yapmalıyız

    • Risale-i Nur talebelerinin en çetin imtihan alanı: Siyaset (Kur’an ve Sünnet ışığında Risale-i Nur hareketinin dünü, bugünü, yarını-18) Yazısı üzerine şahsi fikirlerim:

      Ümit Bey, Allah razı olsun. İnşallah verimli bir müzakerenin fitilini yakmış olmanızı dilerim. Büyük oranda fikirlerinize katılıyorum. Yalnız, yazınız Üstadın 57 seçimlerinde Demokrat Parti’yi neden açıkça desteklemiş olabileceğine dair analizden ziyade kanaatiniz üzerinden yol alıyor. O nokta karanlıkta kalmış. Bu tespit üzerinden yürümek istiyorum.

      Üstad hazretlerinin mesaisini bütünüyle adadığı, yüz elimiz olsa ancak Nura kâfi gelir dediği iman/Kur’an hizmeti devresindeki sözleri bütün insanlara hitap eden kuşatıcılığını yansıtıyor, doğru. Ancak, o dönemde bile tek parti icraatlarına karşı takındığı tavır açıkça siyasi bir duruş değil de nedir? Bence, ilk Said devresinden beri, özellikle siyasi/içtimai kırılma anlarında belirginleşen bir “safını belli etme” durumu dikkat çekiyor. Tıpkı demokrat partiye alenen vermiş olduğu destek örneğinde olduğu gibi, bütün hayatında bilhassa belirli dönemlerinde tek tip bir tutum sergilemediğini, koşulların gerektirdiği davranışı göstermekten geri durmadığını söyleyebiliriz. Bu dinamik hâlin nedenleri üzerinde durulması, düşünülmesi, tutum değişikliğiyle o dönemdeki koşulların, toplumsal gerekliliğin icbar edici hallerinin birlikte değerlendirilmesi, tahkik edilmesi ve belirleyicilerin neler olduğunun tespiti gereklidir diye düşünüyorum.

      Hulusi ağabeyin tavrı gerçekten önemli. Bu konuya daha geniş bir zaviyeden bakmak gerekiyor. Şurası bir gerçektir ki Hulusi ağabeyin Risale-i Nur’la hizmet tarzı, tabiri caizse örgütlenme modeli ta o dönemlerden bu güne değin ana akım Nur talebelerinin tarzından farklılaşmıştır. Burada can alıcı başka bir soru var: hangisi daha doğruydu? Hangisi toplumla daha iç içe daha samimi bir ilişki kurulmasına müsait bir seçenekti? (Bu arada, sizin hizmet tarzınızın Hulusi Ağabeyinkini andırır noktaları olduğunu düşünğyorum.) Siyasette tutum belirleme durumu da dahil olmak üzere birçok konuda ortaya çıkan sonuçların asıl nedeninin zaman içinde giderek daha fazla kemikleşen cemaat algımızda, müesseseleşen vakıflık anlayışından, medreselere kadar donup kalmış pratiklerimizde vücut bulduğunu zannediyorum. Bence zamanla ortaya çıkan gerçek şudur: ana akım Nurcuların takip ettiği model, cemaati ister istemez bir güç odağı haline dönüştürmüştür. Arsa için, inşaat için, kimi durumlarda hizmetin yürütülmesi için siyasilerle ilişki kurmak zorunda olan, kısmen kurumsallaşmış, esnekliğini kaybetmiş bir model. Hulusi Ağabeyin tarzıysa bilakistir. Bizdeki “model”, eleştirdiğimiz tarikat uygulamalarından yer yer daha katı, içe kapanık, yerli yersiz kırmızı çizgilerle kuşatılmış iken Hulusi Ağabeyin takip ettiği modelin “dava içinde bürhan” anlayışını daha fazla öne çıkarttığı kanaatindeyim. Büyük binalarımızın varlığı, artan imkanlar, çoğalan vakıf sayısı yaraya merhem olmuyor. Her anlamda büyük bir yapı haline dönüştük. Bu denli büyük (doğal olarak hantal) yapımız bir taraftan tabii olarak güç odağı haline gelmiş, diğer taraftan esnekliğini, değişen toplumsal yapıya uyumunu kaybetmiş, hatta daha küçük topluluklarken gözlemlediğimiz samimiyet ve hasbiliği arar olmuştur. Acaba, tek bir merkezden yönetiliyormuşcasına birbiriyle bağımlı, değerli insanlar olsalar bile vakıfların merkezde olduğu bir anlayış yerine ademi merkeziyetçi, merkezde sadece İmanın, Kur’anın ve bir yorumu olarak Nurlar olduğu organik olmayan bir yapılanma daha mı doğrudur? Birbirinin benzer bireyler üreten, bu yüzden Risale-i Nurların adeta evrad haline, medreselerin tekkeye dönüştüğü bu cesim yapıyı ve anlayışı cesaretle masaya yatırmak gerekiyor. Ortada bir sorun olduğu muhakkak. Bunu çözmecek miyiz yoksa kafamızı kuma mı gömeceğiz?

      Son bir sözüm de siyasetten sadece politikanın anlaşılıyor olmasının yanlışlığına dair olacak. Bir üniversite mensubu olarak kendimizden örnek vermem gerekiyor. Rektörlük seçimlerinden, bölüm başkanlığına kadar tabi olunmayı tabi olmaya seçtiğimiz her yerde bir yönüyle siyaset yapıyor olmuyor muyuz? Böylece, aynı makama göz diken birçok kesimi karşımıza almıyor muyuz? Dünyevi işlerde rekabet hali bizim ehli ukba, ehli hizmet, muhabbet ve uhuvvet vasıflarımıza, istiğna iddalarımıza zarar vermiyor mu? Bunlar için de ayrıca düşünmek gerekiyor.

      Yazınız için tekrar teşekkürler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız