Ünlü ilâhiyatçı Prof. Dr. Faruk Beşer’in maruz kaldığı linç kampanyası üzerine yazdığı yazı yeni bir dönemi müjdeliyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

Risale-i Nur cemaatleri ile ilâhiyat camiası arasındaki soğukluğun en önemli sebebi, Kalem Yazmak Zorunda adlı kitabımızda çok kısa bir şekilde temas ettiğimiz gibi, her iki tarafın da “ya bütünüyle kabul, ya da bütünüyle red” şeklindeki iki seçenekten birisine kendisini mahkûm bilmesi olmuştur. Bu anlaşmazlıkta bir taraf Risale-i Nur’un muhtevâsından herhangi bir bahisle ilgili en küçük bir eleştiriyi topyekûn bir saldırı olarak algılarken, diğer taraf da eserler hakkındaki tenkidini sadece hatâlı olarak gördüğü konularla sınırlamak yerine, genellikle ya Risale-i Nur’u bütünüyle reddetmek veya ondan bütünüyle uzak durmak şıklarından birini tercih edegelmiştir. Sonuç olarak bu iki zıt yaklaşım birbirini beslediği için, Risale-i Nur Külliyatı gibi toplumun bütün tabakalarına kök salan, yurtta ve dünyada milyonlarca insanın hayatını derinden etkilemiş bulunan bir külliyat, kendi yurdunun ilim meclislerinde lâyık olduğu mevkie bir türlü kavuşamamıştır.

Mesele sadece bir fasit daireyi kırmaktan ibaret olsaydı, şimdiye kadar bu problemin bir çözümü herhalde bulunmuş olurdu. Ancak problemi olması gerektiği noktadan daha ilerilere taşıyan bir başka âmil daha var ki, bunu aşmak için sadece mantık ve insaf yetmiyor, en azından taraflardan biri hesabına kahramanlık mertebesinde bir cesaret gerekiyor. Bunu daha açık şekilde ifade edecek olursak:

Her hangi bir eserin ilim dünyasında lâyık olduğu yere kavuşabilmesi için ilmin kendisine has yöntemleri içinde incelenip eleştirilebilmesi gerekir. Ancak Risale-i Nur’a veya cemaate yönelik herhangi bir sorgulamanın cemaat cephesinden şiddetli tepkilerle karşılaşması nadirattan değildir; ve bu durum, Risale-i Nur hakkında söz söyleyecek olanları Külliyatın binlerce sayfasından tek bir cümleyi bile eleştirmeksizin sadece olumlu söz söylemek gibi tek seçenekle karşı karşıya bırakmakta, bunun ötesine geçmek ise cemaatle çatışmayı göze almak anlamına gelmektedir. İnternetin ve medyanın gücünü ve ahlâk üzerindeki çürütücü etkisini dikkate aldığımızda, bunun gerçekten bir cesaret meselesi haline gelmiş bulunduğunu görmekte zorlanmayız. Risale-i Nur’a yakınlığıyla tanınan ilâhiyatçı Prof. Dr. Faruk Beşer’in mülâyim ve yapıcı bir üslûpla cemaate yönelttiği masum – ve üstelik haklı! – bir tenkidin nasıl bir linç kampanyasını tetiklediğine yakın zamanlarda şahit olmuş bulunuyoruz.[1]

Ancak bu tartışmalar sırasında olumlu bir gelişme de yaşandı:

Faruk Hoca kendisini hedef alan saldırılar karşısında geri adım atmadı, aynı seviyede bir tepki de vermedi, gerçek bir ilim adamına ve İslâm ahlâkıyla mücehhez bir ilâhiyatçıya yakışan bir ağırbaşlılık içinde, ilâhiyatçı-Nurcu münasebetlerine yeni ve yapıcı bir yön kazandırma fırsatını tanıyan bir cevap yazdı.

Facebook’taki sayfasında “Yanlışa Yanlış Demek İftira mıdır? Munsıf Bir Risale-i Nur Eleştirisi” başlığıyla yayınladığı yazısında,[2] Faruk Hoca, sözlerinin nefsanî tepkilerle tartışma anlamına gelen “mirâ” haline dönüşmemesi yönündeki niyetini şu sözleriyle ifade ediyor:

Allah bizi mirâ için konuşmuş eylemesin. Bendeniz bu konuda tabii ki Ebu Hanife ve İmam Şafiî gibi olamam, ama Allah’a söz veriyorum ki, onları izlemeye çalışacağım. Ta ki, ne kendim helâk olayım, ne de karşımdakileri asabiyete sevk edip nefsi saldırılara iteyim. . . . Tartışma mirâya dönüşürse bundan vazgeçmeliyiz. Çünkü mirâ hakkı ortaya çıkarmaz, aksine sadece yanlışı olduğu gibi sabitler.

Faruk Beşer Hoca, bu arada, Risale-i Nur hakkındaki kanaatlerini de son derece net ifadelerle yazısının birkaç yerinde dile getiriyor:

Bediüzzaman yazdığı Risalelerle bu ülkede çok büyük bir iman hizmeti başarmıştır. Ona vefasızlık etmek nankörlük olur. Ama hatâlarının olması da tabiidir ve zorunludur, çünkü o da bir beşerdir. Bununla birlikte hiçbir büyüğü yaptığı içtihad hatâları küçültmez.

. . . Ömrünü Kur’ân hizmetine vermiş bir zâtın derin bir tefekkürle ortaya koyduğu bunca eseri takdir etmemek ya da hakkını tenkis etmek haksızlık ve vefasızlık olur, bundan Allah’a sığınırız.

. . . Hep söylüyorum, imanın bizzat hedef alındığı bir süreçte onca hizmeti ifa eden Bediüzzaman’ı ve Risaleleri bulundukları mevkiden bir santim olsun aşağıda görmekten, kadrini tenkise çalışmaktan Allah’a sığınırım. Bir gram haksızlık etmeyi hedeflersem Allah buna müsaade buyurmasın. Tabii ki, takdis de ve olduğundan fazla görmek de bir haksızlıktır.

Yazısının sonunda ise, Faruk Hoca, Risale-i Nur’u “asrın kelâmını yazmak isteyenlerin ve tefsircilerin ilk müracaat kaynağı olması gereken eserler” olarak tanımlıyor.

Bu arada, daha önceki bir yazısını eleştiren Sorularla Risale[3] sitesine, eleştirilerinde takip ettikleri seviyeli üslûp sebebiyle tekrar tekrar teşekkür etmekten de Faruk Hoca geri kalmıyor.

Bütün bunlardan sonra, Faruk Hoca, Risale-i Nur ve cemaat ile ilgili birkaç maddelik tenkitlerini, abartmadan, sataşmadan, kimseyi incitmeden, ilmî bir üslûp içinde, kendi delillerini ortaya koymak suretiyle dile getiriyor.

İlmin kendisine has usullerin geçerli olduğu bir ortamda zaten olması gereken bir durumu ifade eden bu tenkit üslûbunu olağanüstü yapan iki husus vardır:

Birincisi, Hocanın eleştirilemez hale gelmiş bulunan şeyi cesaretle ve ağırbaşlılıkla eleştirmesi. İkincisi ise, Kur’ân’da lânetlenmiş azılı bir Kur’ân düşmanına benzetilmeye kadar varan hakaretlere muhatap olduğu halde hislerine kapılmaksızın itidal içinde sözünü söylemesi.

Eğer Faruk Hocaya saldıranlar gerçekten iddia ettikleri gibi hak namına hareket ediyor olsalardı, bu faziletli davranış karşısında takdirlerini esirgemeyecek ve mukabilinde kendi yaptıklarından duydukları nedametle hiç değilse Faruk Hocadan helâllik almak ihtiyacını hissedeceklerdi. Hiç şüphesiz, böyle bir durum, karşılıklı bir fazilet alışverişini ortaya çıkarır ve bundan da bütün taraflar kazançlı çıkardı. Lâkin Faruk Hocanın uzattığı el boşta kaldı. Onun mirâ ile ilgili uyarıları umursanmadı. Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkındaki takdirkâr sözleri işitilmedi. Adı Faruk Beşer olmayan bir ilâhiyatçı söylediği takdirde “Tefsirde ve kelâmda başvurulacak ilk kaynak: Risale-i Nur!” şeklinde manşetlere çıkması muhakkak olan tesbiti görmezlikten gelindi. İlimle fanatikliğin çatışmasında her zaman görülen manzara bu defa da aynen tekrarlandı. Bu noktayı üzerinde ayrıca durulması gereken bir not olarak kaydettikten sonra asıl üzerinde durmak istediğimiz konuya gelelim.

Faruk Beşer Hocanın yazısı, Risale-i Nur’un tarihinde bir dönüm noktası teşkil etme potansiyelini barındırıyor. Burada Hoca Risale-i Nur ve cemaat hakkındaki tenkitlerini dile getirirken bunu özgür ama saygılı bir dille yapmış, bu tenkitleriyle Risale-i Nur’un üstünlüklerine gölge düşürmemeye itina göstermiştir. Bir başka deyişle, kınanma korkusu hakikat olarak bildiği şeyi açıklamaktan onu alıkoymadığı gibi, maruz kaldığı ve kalacağı tepkilerin ölçüsüzlüğü de onu ilim ehlinin tavır ve üslûbundan uzaklaştırmamıştır. Böyle bir çerçeve içerisinde dile getirilen tenkitlere karşı çıkmayı mazur gösterecek hiçbir delili dinde ve ilimde bulamazsınız. Kalem Yazmak Zorunda’nın muhtelif yerlerinde de temas ettiğimiz gibi, Resulullahın hadis-i şeriflerindeki farklılıklar hem senet, hem de metin yönüyle ilim meclislerinde kılı kırk yararcasına incelenirken, beşer eliyle yazılmış bir eseri – her ne kadar harikulâde bir eser de olsa – ilim meclislerinde masaya yatırmayı engelleyecek bir bahane icad etmek mümkün değildir. Ancak usulünce tenkit etmek bir hak olduğu gibi, tenkide usulünce cevap vermenin de aynı derecede aziz bir hak olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. Bu konuda da Sorularla Risale sitesinin Faruk Hocaya cevabı güzel bir örnek teşkil etmiştir. Bu iki güzel örneğin her iki taraf için de parlak ve bereketli bir istikbali müjdelediğini düşünebiliriz.

Serbest müzakere zeminlerinde tartışılmak denince akla sadece eleştirilmek gelmesin; Risale-i Nur için bu özgürlük demektir. Zira peşin hükümle ve taassupla kuşatılmış bir eserin bu haliyle ilim dünyasında muteber bir yer edinmesi kolay değildir. Fakat ne olursa olsun bu muhteşem külliyat, bir başkası elimizden alacak korkusuyla onun üzerine oturan ve en küçük bir iyiniyetli tahkiki dahi tehdit olarak algılayan zihniyetin elinden er veya geç kurtulacaktır. Bu muhakkak olan bir âkıbettir ve sorgulanacak bir tarafı yoktur; sorgulanacak olan bizim kendi durumumuzdur:

Biz bu yeni duruma intibak edebilecek miyiz? Yıllarca bizi ardında sürükleyen peşin hükümlerimizin esaretinden kurtulabilecek miyiz? Alternatif düşüncelere, farklı bakış açılarına açılabilecek miyiz? Fikirleri ve olayları muhataplarımızın gözünden de görmeyi deneyebilecek miyiz? İlim ehlinden beklediğimiz saygıyı biz onlara samimî olarak gösterebilecek miyiz? Tartışmalarda ilmin üstünlüğüne ve usul ilimlerinin hakemliğine razı olabilecek miyiz? Ümmeti cemaatin önüne, ümmetin telâkkilerini kendi meşrebimizin önüne – sözde değil, fiiliyatta! – geçirebilecek miyiz?

Bunlar Risale-i Nur’u değil, bizi yarınlara hazırlayacak olan sorulardır. Büyük eserler zaten kendi zamanlarından daha çok istikballe konuşurlar. Onun için, biz bu soruları her ne şekilde cevaplandırmış olursak olalım, Risale-i Nur’un istikbali değişmeyecek, o her türlü şart altında mutlaka kendisine lâyık zeminleri ve insanları bulacak, ilmin icaplarına uygun şekilde okunacak, konuşulacak, tartışılacak ve bunun sonucu olarak da ilham verdiği nice cereyanların ve eserlerin vücuda gelmesine vesile olacaktır.

Faruk Beşer Hocanın yazısında bu müjdenin rayihası var.


[1] Tafsilât için bkz. “Bir Dost İkazı ve Bir Linç Kampanyası” https://yazarumit.com/bir-dost-ikazi-ve-bir-linc-kampanyasi/

[2] “Yanlışa Yanlış Demek İftira mıdır? Munsıf Bir Risale-i Nur Eleştirisi.” https://www.facebook.com/faruk5er/posts/1430111310676380

[3] “Kıymetli Hocamız Faruk Beşer Beyefendinin yanlış anlaşılabilecek düşünce ve görüşleri ile ilgili bazı mülahazalarımız” https://sorularlarisale.com/duyuru/faruk-beser-hocanin-dusunce-ve-gorusleri-hakkinda-mulahazalarimiz

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız