Mü’minler ancak kardeştir” buyuran Kur’ân’ın emriyle apaçık bir hakikat olan iman kardeşliği, gerek Risale-i Nur’da, gerekse Bediüzzaman’ın hayatında en büyük önemi taşıyan ve hiçbir şeye feda edilemeyecek bir mukaddes değerdir.

Bediüzzaman, bir Müslümanın imanını Kâbe’ye, İslâmiyetini de Uhud Dağına benzetir. Müslümanın kusurları ise, âdi küçük taşlar hükmündedir. Bunlar ne kadar büyük olursa olsun Kâbe’den daha hürmetli ve Uhud Dağından daha büyük olamaz.

İşte, bir kısım kusurlarını bahane ederek mü’mine düşmanlık beslemek, âdi çakıl taşlarını Kâbe’den daha değerli görmek ve bunlarla Uhud Dağını gözden saklamak demektir. Onun için, ihtilâfa yol açan şeyler ve mü’minlerin gerek kendilerinde, gerekse topluluklarında görülen birtakım kusurlar, hiçbir zaman mü’minler arasındaki kardeşlik ve sevgi bağlarını zedeleyecek bir sebep halini almamalıdır.

Bediüzzaman, “Uhuvvet Risalesi” adındaki Yirmi İkinci Mektupta bu konuyu ayrıca ele almış, mü’minler arasındaki kardeşliği tehdit eden inat, tarafgirlik, gıybet, haset, kin, düşmanlık ve hırs gibi unsurların zararları üzerinde durmuş ve bunlarla baş etmek için pratik yollar göstermiştir.

Risale-i Nur Müellifinin hayatı da bu ilkelerin tavizsiz şekilde uygulanışına sahne olmuştur. Bediüzzaman, hiçbir zaman mü’minlerin gıybet edilmesine müsaade etmemiş; hattâ ehl-i dalâletin tuzağına düşerek kendisinin aleyhinde bulunan bir kısım iman ehli kimselere dahi asla husumet beslemediği gibi, talebelerinin de bu konuda en küçük bir gıybetlerine dahi müsaade etmemiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hizmetinde bulunan talebeleri, bu konuda pek çok ibretli vak’aya şahit olduklarını anlatmaktadırlar.

***

Malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem’ olamazlar.

 

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadîsle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.”

 

Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temelluk suretine girer.

 

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbeden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

 

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

 

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir.

 

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir.

 

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir.

 

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

— 22. Mektup

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here