Bediüzzaman, beşer âlemindeki bütün karışıklıkların ve bütün kötü huyların şu iki sözden ileri geldiğine dikkat çeker:

Birincisi: “Ben tok olayım da başkası açlıktan ölse bana ne!”

İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

İslâmiyet, bu kötülük kapılarından birincisini zekât ile, diğerini de faizi yasaklamakla kapatmıştır. Bu bakımdan, zekât, Kur’ân medeniyetinin bir temel ilkesi olarak, sadece fertlerin ve hususî toplulukların değil, bütün insanlık âleminin saadeti için, hattâ “hayat-ı insaniyenin devamı için” bir direk hükmündedir. Sınıflar bu sayede birbiriyle barışır; yukarıdan aşağıya merhamet ve ihsan yağar, aşağıdan yukarıya hürmet ve itaat çıkar.

Zekât, veren için bereket sebebi ve belâların def’ine vesiledir. Zekâtın verilmemesi ise, bereketin kesilmesine sebep olur. Bu takdirde yine zekât kadar mal, belki de daha fazlası elden çıkar, fakat faydasız şekilde heba olur gider.

Bediüzzaman, zekâtın sadece mal ve paraya münhasır olmadığına, “rızık” olarak Allah’tan gelen herşeye şümulünün bulunduğuna da işaret eder. Zira Kur’ân, “Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar” şeklindeki ifadeleriyle, maldan başka, ilim, fikir, kuvvet, sağlık, gençlik gibi nimetlerden de muhtaç olanlara yardımda bulunulmasını emretmekte ve böylece mü’minleri, daima diğer kardeşlerini düşünen ve etrafına her zaman iyilik saçan üstün bir varlık haline getirmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here