Kâinatın yaratılışından 10 milyar sene kadar sonraydı.

Hızla genişleyen bir uzay, birbiriyle yarışan galaksiler vardı sadece.

Yıldızlarla dolu, ışıl ışıl, muhteşem bir kâinat…

Fakat birşeyler eksik…

***

UTS0133

 

Derken, o ışıl ışıl galaksilerden bir galaksi güzeli, bir yıldıza hamile kaldı. Görünüşte diğerleri gibi, fakat geleceği çok farklı bir yıldızdı bu.

Anne Samanyolu, kâinatın 10 milyarıncı yılında birgün nurtopu gibi bir güneş doğurdu.

Güneşle beraber bir seri gezegen ve içinde bir de mavi dünya doğdu.

Minik mavri yavru, doğar doğmaz özel bir ilgiye mazhar oldu.

Çehresi şekilden şekle girdi dünyanın.

Üzerinde denizler yaratıldı, kıt’alar kaydırıldı, dağlar dikildi, vadiler açıldı, nehirler akıtıldı.

Sonra kayalar ufalandı, yeryüzüne toprak serpildi. Etrafına kat kat koruyucu bir atmosfer geçirildi.

Mavi dünya, milyarlarca yıl boyunca bir beşik gibi hazırlandı.

Sonra, hayale gelmeyen şeyler geçti dünyanın başından:

Yerden hayat fışkırdı!

Hiçten, yoktan, görünmezden ortaya çıkan canlılar birbiri ardınca beliriverdi.

Yine de birşeyler eksikti.

***

En sonunda, insan, manzarayı tamamlar gibi oldu.

Çünkü etrafında olup bitenlere bir mânâ verebilen sadece o vardı yeryüzünde. Bütün bu hazırlıklar birisi için yapılmışsa, bu ancak insan olabilirdi.

Nitekim binlerce yıl boyunca yüz binlerce peygamber, insanlara etrafındaki varlıkları anlattı ve mânâlarını öğretti.

Fakat gün geldi, insanlar bütün öğrendiklerini unutuverdi.

Kâinat, milyarlarca yıl erişmek için çabaladığı şeyi, bulduğu anda yeniden kaybetmişti.

***

insan

Sonraki yüzyıllar boyunca güneş ve yıldızlar hergün doğdu, fakat kendilerini gören bir göz bulamadan battı.

Çiçekler, dağlar, denizler, canlı ve canlı varlıklar, sayısız dillerle, Âlemlerin Rabbini anlattılar insanlara. Ama anlayan nerede?

Kuşlar yince cıvıldaştı, kuzular yine meledi. Yerde ve gökte hiçbir varlık, tesbihatını eksik etmedi. Ama işiten kim?

Yüzyıllar geçti, karanlık bastırdıkça bastırdı. Asırlar boyunca her gece ve her gündüz, sessiz çığlıklar yankılandı kâinatta.

Garibiz, gel!

Sonra, canlı canlı nişan talimlerine hedef yapılan develerin, babasının eteğindeki tozları minik eliyle temizlemeye çalışırken kendisini toprak altında bulan kız çocuklarının feryatları eklendi hazin çığlıklara:

Yetimiz, gel!

Mazlumuz, gel!

Yeter artık, biz bunun için yaratılmadık.

Gel de niçin yaratıldığımızı göster!

***

Derken, beldelerden bir mutlu beldede, gecelerden bir mutlu gecede, duâlara cevap geldi.

Âlemlerin Rabbinden, âlemlere rahmet geldi.

Samanyolunun merkezine 30 bin ışık yılı mesafedeki bir yıldızın 150 milyon kilometre uzağındaki bir mavi gezegenin üzerinde, Mekke sokaklarından birindeki mütevazi bir evde Muhammed Aleyhisselâm doğdu.

Big Bangdan 15 milyar sene sonra kâinata ruh üflendi.

***

medine

O gelmeden önce dünya garipti, güneş garipti, gökler ve yer garipti.

Çünkü onların ve içindeki varlıkların anlattığını anlayıp öğretecek kimse yoktu.

O gelmeden önce insanlık garipti. Çünkü nereden gelip nereye gittiğini bilen yoktu.

O gelmeden önce mazlumun elinden tutan yoktu. Yetimin yüzüne bakan yoktu. Zayıfa acıyan yoktu. Kadını insan yerine koyan yoktu.

O gelmeden önce ahlâktan ve faziletten eser yoktu.

O geldi.

Bizden biri gibi yaşadı.

Ve, bizden biri gibi yaşarken meydan okudu dünyaya.

Onun 23 senede yaptıklarının binde birini tarih boyunca hiç kimse yapamadı.

Çünkü hiç kimse, onun anlattıklarını onun gibi öğretmedi insanlığa.

Hiç kimse onun gibi hükmetmedi kalblere.

Hiç kimse onun gibi sevmedi insanları.

Ve hiç kimse onun gibi sevilmedi.

O bizden biri gibi yaşadı, ama âlemlerde onun gibisi yoktu.

Çünkü âlemlere rahmet olarak gelen oydu.

Onun gelişiyle ruh üflendi kâinata.

1 YORUM

  1. Bu parça altun ve elmas ile yazılsa liyâkatı var.
    Evet sâbıkan bahsi geçmiş:
    Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi;
    [وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ]
    sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi;
    [وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ]
    nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer’i iki parça etmesi;
    ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması
    ve bir orduya içirmesi;
    ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
    elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir mu’cize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
    Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücüktaşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas etse derman olur.
    Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer’i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
    Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu’cizâta mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here