İman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın hiçbir gücü yoktur.
Onun gücü, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlara yeter.
Nahl Sûresi, 16:99-100

ÜMİT ŞİMŞEK

KUR’ÂN-I KERİM, birçok âyetinde insanları şeytana karşı uyarır, onun insana düşman olduğunu bildirir, onun tuzağına düşmemelerini mü’minlere tekrar tekrar hatırlatır.

Bu uyarıların şiddeti, sonradan yaşanması muhtemel olan hüsranın büyüklüğü sebebiyledir. Zira işin sonunda, bu dünyada iken peşinden gidilen birisinin yaman bir düşman olduğunu görmek ve o düşman tarafından başına açılmış bir belâ ile baş başa kalmak ihtimali vardır. Yoksa, bu uyarılar, şeytanın çok güçlü bir varlık olduğu, yahut insanlar üzerinde bir hakimiyet sahibi olduğu anlamına gelmez.

Diğer yandan, şeytanın öyle bir güce sahip olmayışı, onu insan için büyük bir tehlike olmaktan da çıkarmaz.

Bu durumda, hem güçsüz, hem de çok tehlikeli bir düşman karşısında bulunduğumuz sonucuna varıyoruz ki, bu sonucun her iki hükmünü de açıkça ifade eden âyetler vardır.:

Şüphe yok ki, şeytanın hilesi pek zayıftır.[1]

Şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını alevli ateşte barınmaya çağırır.[2]

Konumuz olan âyet-i kerime ise, şeytanın güçsüzlüğüne rağmen nasıl olup da bu kadar yaman bir düşman kesilebildiğini açıklıyor:

Evet, şeytan güçsüz bir düşmandır. Ama insan ona kendisini teslim eder, yahut ona karşı savunmasız ve korunmasız bulunursa, onu kendisine musallat eder ve dehşetli bir belâ haline getirir.

Sağlığı yerinde olup savunma sistemi düzgün bir şekilde çalışan bir insanı etkilemeyecek bir mikrop, zayıf ve savunmasız düşmüş bir kimseyi nasıl kolayca yatağa düşürebilirse, şeytan ve taraftarları da, Kur’ân’ın ve Sünnetin korumasından yoksun bir hayatı kolayca ifsat edebilir. Bu onun gücünden değil, kendisini öyle bir tehlikeye karşı açık hale getiren kimsenin zaafından kaynaklanmaktadır.

Bu yüzdendir ki, Kur’ân,

(1) iman edip Rabbine tevekkül eden kimseyi şeytan karşısında güvenli bir mevkide gösterirken,

(2) onu dost edinen ve Allah’a ortak koşan kimseler üzerinde de şeytanın bir hakimiyet sahibi olduğunu bildirmiştir.

İşte bu iki hususun birbirine karıştırılmaması icap eder. Bu önemli noktayı kavrayan bir insan, hem şeytan gibi bir düşman karşısında uyanıklığı elden bırakmayacak, hem de onun karşısında kendisini hiçbir zaman çaresiz hissetmeyecek bir konuma erişmiş olur.

Yine burada dikkate alınması gereken bir başka nokta daha vardır:

Şeytandan söz edildiği zaman anlaşılması gereken sadece İblis’ten veya cin şeytanlarından ibaret değil, cin ve insan şeytanlarının tümünü içine alan bir düşman kavramıdır. Daha başka bölümlerde de değindiğimiz gibi, Kur’ân hem insan, hem de cin şeytanlarından söz eder ve her ikisi karşısında da tedbirli bulunmamızı ister. Bu konuda kesin olarak söylenebilecek şu söz vardır:

Şeytan hem kendisi azgın olan, hem de başkalarını azdıran bir varlıktır.

Onun içindir ki, kendisi azdığı gibi başkalarını da azdıran ve Allah karşısında isyana sürükleyen birilerini gördüğümüz zaman, şeytanın karşısında bulunduğumuzu bilmemiz gerekir.

Bu şeytanlar görünmeyen türden olabileceği gibi, görünür cinsten de olabilir.

Onlar dünyada önemli mevkilerde bulunabilir, herkesi hayran bırakan etiketlere, ünvanlara sahip olabilirler.

Reklamlarla, her türlü iletişim imkânlarıyla, telkinlerle, propagandalarla bizi her taraftan kuşatabilirler.

Toplumların önemli bir kesimi, hattâ insanların çoğunluğu onların peşine takılmış da olabilir.

Ancak bunların hiçbiri, iman eden ve Rabbine tevekkül ederek özgürlüğüne kavuşan bir insan üzerinde zorlayıcı bir etki vücuda getiremez.

İnsanlar ancak çeşitli bahanelerle, kuruntularla ins ve cin şeytanlarını dost edinir ve onları başlarına belâ ederler.

Ve bu durum sebebiyle de kendi nefislerinden başka hiç kimseyi suçlamaya hakları olmaz.

İşte, böyle dehşetli bir tehlikeden emin olmak isteyenlere, Kur’ân, iki altın anahtar sunuyor:

İman ve tevekkül.


[1] Nisâ Sûresi, 4:76.

[2] Fâtır Sûresi, 35:6.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here