Siyaseti bırak, Kur’ân’a dön, şûrâya sarıl

2

Risale-i Nur cemaatlerinin âkıbeti, bu üç ilkeyi ciddiyetle uygulamalarına bağlı.

ÜMİT ŞİMŞEK

23

Risale-i Nur’un telifinden çok önce “Kur’ân-ı Azîmuşşânın Hakimiyet-i Mutlakası” başlıklı makalesiyle ümmetin en büyük problemini ortaya koyup çözüm formülleri geliştiren, ondan sonra da vücuda getirdiği bir Külliyatla insanları Kur’ân’a çağıran bir Üstadın talebeleri, onun vefatından altmış sene sonra Kur’ân konusunda ümmetin en önde gelen kişileri olmalı değil miydi?

Oysa onların ekseriyeti, bir Kur’ân seferberliğine öncülük etmek şöyle dursun, birtakım bağnaz kişi ve toplulukların geliştirdiği meal ve tefsir aleyhtarlığının etkisinden bile kendilerini kurtarabilmiş değildir. Hattâ, mânâsı üzerinde çalışmak bir yana dursun, Kur’ân’ı yüzünden okumakta dahi Risale-i Nur talebelerinin övünülecek bir durumda olmadığı bir başka gerçektir.

Eğer Kur’ân’ı anlamaya ve uygulamaya yönelik bir rağbet Risale-i Nur talebelerinin arasında revaç bulsaydı, sadece Risale cemaatlerinin değil, bütün ümmetin kaderini değiştirecek bir inkılâbın fitili belki de çoktan ateşlenmiş olurdu. Zira Risale-i Nur, Kur’ân-ı Kerimin mânâ hazinelerini açmak ve onun âyetlerindeki fazilet kodlarını okumak hususunda okuyucuya orijinal teknikler sunan ve hedefler gösteren bir eserdir. İnsanlar aynı satırları evrad gibi dönüp dönüp okumakla yetinmeyip de bu tekniklerle donanmış olarak doğrudan Kur’ân’a yönelecek olsalar, Kur’ân semâsından hergün kendi hayatlarına yeni yeni mânâların indiğini görürler. Günlük hayatlarının en mutenâ saatlerini Kur’ân’a ayırırlar. Okunan âyetlerden hayata hayat katan mânâlar süzülür ve gözlerden, akıllardan, gönüllerden geçerek kalplerde ve ruhlarda mekân tutar, yaşanmakta olan hayata hayat katar. Bu hazlar hergün tekrar tekrar yaşanır. İnsanlar bir araya geldiklerinde Kur’ân’ı konuşurlar, Rablerinden o gün kendi dünyalarına inen mânâları paylaşırlar. Ruhlar herkesin ittifak ettiği kudsî kaynak olan Allah’ın kitabında birleşir; onun verdiği hükümlere itaat etmek hiçbir ferde ve hiçbir cemaate ağır gelmez. Bütün bunları kestirme bir ifadeyle şöyle de anlatabiliriz:

İnsanlar, o zaman, tıpkı İslâmın ilk nesilleri gibi Kur’ân ile iç içe yaşarlar.

Böyle bir seferberliği başlatmaya yardımcı olacak malzeme ve teknikler, uzun ve bereketli ömrünü Kur’ân’a hasretmiş bulunan Bediüzzaman Said Nursî’nin eserinde mevcuttur. Ama onun şimdiki talebelerinde böyle bir projeyi harekete geçirip toplumun bütün kesimlerine yayacak olan irade mevcut mudur? Yoksa bu eser kendisini keşfedecek daha başka nesilleri mi bekleyecek? Bunu zamanla göreceğiz.

***

Özden uzaklaşmanın Risale-i Nur cemaatlerindeki bir diğer sonucu da sadece okumaktan, mütemadiyen okuyup durmaktan ibaret kalan bir talebelik anlayışı olmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak, ekseriyetle Risale-i Nur talebeleri, ezber yapan öğrenciler gibi mütemadiyen metni tekrarlayan, mânâ üzerinde durmayan, anlamadıkları yerleri anlamış gibi yapan ve sorup soruşturmaktan kaçınan, aslında sorma ihtiyacını da duymayan, hariçteki insanlara faydası dokunmak gibi bir derdi bulunmayan, onun yerine Risale-i Nur’u birbirine methedip durmakla talebelik görevini yerine getirdiklerine inanan, bu sebeple de gittikçe içine kapanan ve küçülen topluluklar haline gelmiştir.

Lâkin sadece okuyup durmak hiç kimseyi daha iyi bir talebe yapmaz. Bilâkis, onun zihnini tembelleştirir, soru, sorgulama, araştırma, tefekkür yollarını tıkar, terkip ve ifade kabiliyetini köreltir. Talebeliği ezbercilikten ve konuşup yazması nakilden veya taklitten ibaret kalan Risale-i Nur okuyucularının varacağı yer, test usulü sınavlarla yetişip de düzgün bir Türkçe ile iki paragraflık orijinal bir metin üretemeyen zamane öğrencisinin durumundan çok farklı değildir. Oysa Risale-i Nur gibi, soyut düşüncenin en derin seviyelerinde eğitim veren ve insanın entellektüel yeteneklerini bütün kapasitesiyle seferber eden bir eserle beslenmiş nesillerden beklenen hizmet, bu bereketli kaynaktan aldıkları ışığı, her birinin âlemindeki yansımalarla hayatın bütün alanlarını süsleyen rengârenk eserlere dönüştürmek ve böylece, Üstadlarının tarif ettiği gibi her bir ferdi bir canlı türü kadar zenginlikler sergileyebilen insan neslinin yaratılışındaki hikmeti binlerce dille âleme ilân etmek olmalıdır. Ama Risale-i Nur cemaatlerinin, böyle bir tekâmül sürecini işletebilmeleri için, öncelikle, kendilerini her türlü üretimden el çekip kalem kırmaya çağırarak entellektüel alanda hiçbir varlık gösteremeyen papağan topluluklarına çevirmeye çalışan akıl-fikir-ilim düşmanı bir zihniyetin tasallutundan kurtulmaları şarttır.

***

Risale-i Nur cemaatlerini kendi görevleriyle meşgul olmaktan alıkoyan en önemli sebeplerden birisi de siyasettir. Bu sonucu diğer yönden okumak ve cemaatlerin kendi görevlerini ciddîye almadıkları için kalan boşluğu siyasetin doldurduğunu söylemek de mümkündür. Her iki halde de çözüm gayet basittir:

Eğer bir iman hizmeti yürütülecekse ve bu hizmet de herkesi kuşatacaksa – herkesi kuşatmayan bir hizmete zaten iman hizmeti denmez – siyaset bütünüyle Risale-i Nur talebelerinin gündeminden düşmeli, hangi isim ve suretle olursa olsun bir daha asla onları meşgul etmemelidir.

Gerçi bütünüyle siyasetten arınmak kolay bir iş değildir; çünkü yarım asırdır Risale-i Nur cemaatleri siyasete pek çok defalar angaje olmuş ve siyasî zeminlerde pek çok yıpranmıştır. Bu zaman zarfında muhtelif siyasî partiler, birçok cemaate yaptıkları gibi, Risale-i Nur cemaatlerine de bir nevi mayın eşeği muamelesi yaparak kendi hasımlarına karşı onları mücadele meydanına sürmüş, daha da kötüsü, cemaatler de bu rolü benimsemekte fazla zorlanmamışlardır. Öyle ki, hararetli seçim kampanyalarında muhtelif Risale-i Nur cemaatlerinin farklı siyasî partiler hesabına birbirleriyle çarpıştıkları da görülmüştür. Nur talebeleri bu mücadelelerden hiçbir fayda görmedikleri gibi, halk içindeki eski itibarlı mevkilerini de en başta bu sebeple kaybetmişlerdir. Diğer taraftan, cemaatlerin siyasete bulaşmasından siyasetçilerin de çoğu zaman ciddî bir fayda görmediklerini, cüz’î bir fayda görecek olsalar bile bunun fiyatını fazlasıyla ödemek zorunda kaldıklarını, cemaatlerin siyasete karışmasından yakınan siyasetçilerin şikâyetlerinden anlıyoruz. Oysa bu problemin her iki taraf açısından da çözümü basittir:

Cemaatleri siyasetten uzak tutmak istiyorsanız, onları siyasete çekmezsiniz. Gerçi onları dinlersiniz; makam, mevki, tayin, kadro, tahsisat gibi işlere karıştırmamak şartıyla haklı isteklerine kulak verirsiniz; sonuçta bu duyarlılığınız sandıklara oy şeklinde akseder veya etmez. Ama cemaatleri seçim propagandalarında istihdam ederek kendi elinizle onları siyasete sokarsanız, daha sonra siyasete karışmalarından şikâyete hakkınız kalmaz. Aynı şekilde, cemaatler de, bir kere siyasete bulaştıktan sonra, siyasetin acımasız mücadele meydanlarında siyasîlerin maruz kaldıkları ithamların benzerine muhatap oldukları zaman, kendilerinden başkasını suçlamamalıdırlar.

Bütün insanlığa tertemiz bir iman hizmeti sunmak iddiasında samimî olanların kendilerini politik taraflardan herhangi birinin safında gösterecek her türlü tavır ve hareketten şeytandan kaçar gibi kaçınmaları gerektiğini biraz daha ayrıntılı bir şekilde 18. Bölümde ele almış bulunuyoruz.

***

Baştan buraya kadar yazdıklarımızdan sonra, cevaplandırılmayı bekleyen bir soruyla karşı karşıya bulunuyoruz:

“Risale-i Nur cemaatlerini nasıl bir âkıbet bekliyor?”

Bu soruya verilecek cevap, tabii ki, cemaatlerin takınacakları tavırla doğrudan ilgilidir. Ama konuya ciddî bir şekilde yaklaşacak olanların başarıya ulaşmak için iki noktayı dikkate almalarında zaruret görüyoruz.

Birincisi: Her türlü övünme ve böbürlenmelerin bütünüyle terk edilmesi gerekir. Mükemmelliğe ulaştığına inanan bir topluluk kendisinde kusur görmez ki düzeltmeye çalışsın. Üstünlük ve kusursuzluk vehmi, denetim mekanizmalarına ihtiyaç bırakmadığı gibi, her türlü sorgulamayı tehdit olarak gösterir. Böyle bir musibetten kurtulmanın çaresi, kusursuzluğun Allah kelâmına bir özellik olduğunu, hiçbir beşere, beşer topluluğuna ve beşer eserine bu sıfatın yakıştırılamayacağını bilmek, bilmiyorsa öğrenmek ve Risale-i Nur cemaatlerinin de bu kanunun dışına çıkamayacağını her zaman için göz önünde bulundurarak denetim mekanizmalarını sonuna kadar açık tutmaktır.

İkincisi: Risale-i Nur cemaatleri için aydınlık bir istikbali öngörenlerin yapacakları iş, Bediüzzaman’ın bütün hayatı boyunca mücadele ettiği istibdadın her türlüsünü, özellikle ilmî istibdadı, arkada hiçbir iz bırakmayacak şekilde ortadan kaldırıp tam özgürlük içindeki şûrâ yolunu açmak olmalıdır. Yüce Allah, Müslüman kullarına istişareyi farz vazife olarak yazmış ve ilk Müslümanlara da, daha Müslümanlıklarının ilk ve en zayıf anlarından itibaren bunun eğitimini yaptırmıştır. Mekke’de, Müslümanların henüz bir avuç insandan ibaret olduğu ve kendilerini savunabilecek bir durumda bile bulunmadığı bir zamanda inen Şûrâ sûresi, mü’minlerin özelliklerini anlatırken, namaz ile infak arasında şûrâyı da sayar ve adını da buradan alır:

Onlar Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. Aralarındaki işleri ise istişare iledir. Onlara rızık olarak verdiğimiz şeylerden de bağışta bulunurlar.[1]

Dikkat çekicidir: Uhud harbinde yaşanan yenilginin zahirî sebebi, istişare idi. Eğer Resulullah Ashabıyla istişare etmeseydi kendi görüşünü uygulayacak ve bu durumda okçuların yerini terk etmesi gibi bir durum söz konusu olmadığı için muhtemelen mağlûbiyet de yaşanmayacaktı. Fakat istişare neticesinde Resulullah (s.a.v.) kendi görüşünü terk ederek ekseriyete tâbi oldu. Bugünün dünyasında herhangi bir yöneticiye “Bir daha mı sizin aklınıza uymak!” dedirtecek olan böyle bir durumdan sonra inen âyetlerde “Onlarla istişare et, azmettiğinde de Allah’a tevekkül et”[2] buyurulmuş olması bu dinin istişareye verdiği önemi göstermiyor mu? Ayrıca, âyette geçen “azmetmek” fiilinin ne anlama geldiğini soran kimseye ise Resulullahın (s.a.v.) verdiği cevap hem istişare etmeyi, hem de istişare sonucuna tâbi olmayı emreden bir cevaptır:

Rey ehliyle istişare etmek, sonra da onlara tâbi olmak.[3]

Bunlar, şûrâ ilkesini, eğip bükmeden, mutlaka yerine getirilmesi ve tâbi olunması gereken, İlâhî nusretin şartı ve bir nevi garantisi anlamını taşıyan bir ilke, daha doğrusu bir hayat tarzı olarak bize göstermekte ve başka kurtuluş yolları aramakla ömürlerimizi telef etmenin beyhudeliğini hatırlatmaktadır.

Öyle görünüyor ki, Risale-i Nur okuyucuları içinde akılları ilimle barışık olan, Kur’ân ve Sünnetin değerini bilen ve şûrâ ilkesinin hakkını veren kimseler, zamanın bütün dünyayı bir meclis hükmüne getiren imkânlarından da faydalanmak suretiyle, birbirlerinin fikirlerine azamî saygı ve kendi fikirlerini dile getirmede azamî özgürlük içinde, Risale-i Nur hareketini istikbale taşıyacak ve lâyık olduğu ellere ulaştıracak pek çok yol bulacaklardır.

“Bu nasıl olacak?” sorusuna birçok şekilde cevap verilebilir; en doğru cevabı da hiç şüphesiz zaman verecektir. Ama “Nasıl olmayacak?” sorusunun cevabı bellidir:

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Herkesin her türlü bilgiye erişebilidiği ve herkesin kendi fikrini herkese duyurabildiği bir zamanda geleneksel cemaat modellerinin tarihe karışmaya namzet olduğunu görmek için kehanete ihtiyaç yoktur. Tamamen hiyerarşik yapıya sahip tarikatler ve diğer cemaatler bile zamanın özgürlük rüzgârları karşısında eski duruşlarını muhafaza edemezken, esas itibarıyla kitap etrafında teşekkül eden ve eskiden beri hürriyet atmosferi içinde yaşamaya alışmış bulunan Risale-i Nur cemaatlerini hiyerarşik bir yapılanmaya zorlamak, hüsrâna mahkûmiyeti daha işin başında belli olan ve aklı başında hiçbir insanın ümit bağlayamayacağı bir macera demektir. Bununla beraber, bir FETÖ tecrübesinden büyük dersler alarak çıkmış olması gereken Risale-i Nur cemaatlerinin hâlâ komplolara açık bulunmasını kaderin yeni bir imtihanı veya cezası veya arta kalan döküntülerden cemaati temizleme operasyonu olarak okumak da mümkündür.

Şimdi yapılacak olan şey, maziye ait olanı mazide bırakarak bugünün ve yarının dünyasına hitap etmenin ve hakikati arayan ruhları Kur’ân ve Sünnet ile en güzel bir surette tanıştırmanın formüllerini geliştirmek olmalıdır. Risale-i Nur talebelerini, özelllikle ilim ehlini, klasik anlamda bir cemaatten ziyade, bir okul, bir ekol, bir akım olarak düşünmek herhalde daha isabetli olacaktır. Bu okulun mensupları, Risale-i Nur’dan aldıkları ilham ve yöntemleri kendi alanlarına ait bilgi ve tecrübeleriyle mezcetmek suretiyle yapacakları çalışmalar ve ortaya çıkaracakları eserlerle insanlık âleminin kazanımlarına çok değerli katkılarda bulunacaklardır. Zira Risale-i Nur Külliyatı gibi büyük eserler sadece kendilerini okutmakla kalmayıp pek çok eserin vücuda gelmesini sağlayan cömert ilham kaynaklarıdır. Bu konuyla ilgili bazı örnekler 11. Bölümün sonlarına doğru verilmiştir.

***

Diğer yandan, Risale-i Nur hareketinin eskiden beri alâmet-i farikası olagelmiş Nur medreselerini, bugünkü halleriyle değil, ama istikbalde ifa edebilecekleri görevlerle beraber düşünmek yerinde olur. Çünkü Nur medreseleri, sadece insanların Risale okumak için toplanıp dağıldıkları mekânlar olmanın ötesinde hizmetler görebilecek bir potansiyele sahiptir. Kapısı herkese her zaman açık olması gereken bu medreseler, herhangi bir kimsenin bir müşkülünü sormak, bir problemini açmak, bunaldığında nefes almak, bir medrese çorbası içmek gibi herhangi bir sebeple veya hiç sebepsiz olarak kapısını çalıp girebileceği, güleryüzle ve içten alâkayla karşılandığı, önem verilerek ağırlandığı, bir derdini anlattığında ilgilenerek çözüm arayan, ve pek tabii ki Kur’ân’ı ve Sünneti çok iyi bilen ve yaşayan insanların bulunduğu mekânlar haline getirilmelidir. Bir gün ilk defa bir Risale-i Nur dersine gelen bir zat, Fırıncı ağabeyin dersini dinledikten sonra çıkarken kalabalıkta ayakkabısının teki kaybolunca onu aramaya başlamış, bu orada olup bitenleri uzaktan gören Fırıncı ağabey de gelerek onunla beraber kayıp ayakkabıyı aramıştı. Daha sonra o zâta ders hakkındaki izlenimleri sorulunca şu cevabı verdi:

“Okunan dersten fazla birşey anlamadım. Ama ders okuyan yaşlı zat ayakkabımın kaybolduğunu uzaktan görünce gelip de onu buluncaya kadar benimle beraber ayakkabımı aradığı zaman anladım ki, burada bir hakikat var.”

Adamcağızı etkileyen, Peygamber ahlâkının günümüze bir yansımasından başka birşey değildi. Resulullahı anlatanlar “O yoksullarla ve dul kadınlarla beraber yürüyüp onların işlerini halletmekten asla yüksünmezdi”[4] diyorlardı. Kur’ân-ı Kerim de o şefkat timsali Peygambere, “Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde sen onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı”[5] buyuruyor ve onu “mü’minlerin sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen, mü’minlere çok düşkün, çok şefkatli ve çok merhametli elçi”[6] olarak tarif ediyordu. İşte size Kur’ân ve Sünnetin nasıl öncelendiğine dair canlı bir örnek…

Fırıncı ağabeyin Risale-i Nur ile tanışması da hoş bir medrese sohbeti vesilesiyle gerçekleşmişti. Gençliğinde bir sualine cevap ararken yönlendirildiği bir Nur medresesinde üniversite öğrencileriyle tanıştı. Gençler onu sıcak bir alâka ile karşıladılar ve masa olarak kullandıkları bir portakal sandığı üzerindeki kitaptan okumak ve sohbet etmek suretiyle onun sorularına cevap verdiler. Sohbet bitince “Zaman zaman buraya gelebilir miyim?” diye sordu. Ve o andan son nefesini verdiği âna kadar uzun ve bereketli ömrünün tamamı Risale-i Nur hizmetinde geçti. Ama o, hiçbir zaman, sözü durup dururken Risale-i Nur’a getiren, Risale-i Nur’dan başka kitap bilmeyen ve kiminle konuşacak olsa ne yapıp yapıp bir fırsat düşürerek Risalelerden bir pasajı muhatabının kafasına çakan bir propagandist olmadı. O, okuyacağını lisan-ı haliyle okuyan, yanından kim geçmişse onun üzerinde bir ihsan hatırası bırakan bir “abi” idi. Tıpkı Allah’ın Resulü gibi, insanların en küçük dertlerini kendisine dert edinir ve çözünceye kadar onunla uğraşırdı. Bunlarla uğraşırken, bir yandan da dünyanın en ücra köşelerine Risale-i Nur’u ulaştırmak için planlar yapar ve uygulardı.

Medreseleri yukarıda tarif ettiğimiz işlevleri görecek şekilde düzenleyip içlerine de Fırıncı ağabey modelinde talebeler yerleştirdiğiniz zaman, orada gerçekten iyi şeylerin yaşanacağına ve pek çok insanın hayatının değişeceğine inanabilirsiniz. Ama bu konuda bir hükme varmadan önce, her birimizin kendisine sormak zorunda olduğu bir soru var:

“Kendilerine Kur’an’dan, Sünnetten, Risale-i Nur’dan, iman hakikatlerinden bahsettiğim insanlar, bana baktıkları zaman bu anlattığım hakikatlerin eserini üzerimde görüyorlar mı? ‘Keşke ben de bunlar gibi olabilsem’ dedirtecek birşeyleri bende bulabiliyorlar mı?”

Bu soruya evet cevabını verebildiğimiz gün, “Her mahalleye bir medrese, her medreseye bir Fırıncı ağabey” formülünü harekete geçirmek için kolları sıvayabiliriz.

Ama içimizdeki ses bu soruya evet diyemiyorsa, o zaman herşeyi sil-baştan düşünmek zamanı çoktan gelmiş demektir.

– SON –


[1] Şûrâ sûresi, 42:38.

[2] Âl-i İmrân sûresi, 3:159.

[3] İbni Kesîr, 3:159 tefsiri.

[4] Nesâî, Cum’a: 31; Dârimî, Mukaddime: 13.

[5] En’âm sûresi, 6:54

[6] Tevbe sûresi, 9:128.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız