– 36 –

Bak yukarı, aşağ’larda hiçbir güneş parlamaz.

Ömer Seyfettin

Risale-i Nur’a talebe olan insanlar, telifatın başladığı ilk günden itibaren, kendilerini bir topluluğun ve bir hareketin içinde buldular. Görünüşe bakılırsa, bu, şartların zorladığı bir hareketti. Çünkü yazılan eserlerin basılıp yayılmasına ve elde edilip okunmasına elverişli ne imkân vardı, ne de serbest bir zemin. Bu eserleri okumak arzusunda olan ve yenilerini sabırsızlıkla bekleyen insanlar vardı ve bunların, gerek eserleri elde etmek, gerekse başkalarına ulaştırmak için, günün şartlarını zorlayarak ve kendilerini de tehlikeye atarak birşeyler yapmaları gerekiyordu. Böylece, hayatın akışı içinde sanki kendiliğinden gelişiyormuş gibi görünen bir hareket vücut bulmuş oldu. Fakat bu hareketin dayandığı temel prensipler, olayların akışına bırakılmamıştı. Başından itibaren, bu harekete rengini veren birtakım prensipler vardı ve bunlar, Risale-i Nur Müellifi tarafından net bir şekilde dile getirilerek Nur talebelerinin çabaları bu yönde yoğunlaştırılıyordu.

Herşeyden önce, Risale-i Nur cereyanı, bir kitap hareketiydi ve, çeşitli halk tabakaları arasında yayılsa da, bir ilim zeminine oturuyordu. Zaten onun ayırıcı özelliği de ilmi halka götürmesindeki başarısındaydı. Müellifin “iman ilimleri” olarak adlandırdığı bu bahisler, eserlerin yazıldığı günden itibaren zamanımıza kadar geniş bir talebe kitlesi tarafından tekrar tekrar okunmakta ve bir ders ciddiyetiyle çalışılmaktadır.

IMG_3960-a

Katıksız bir ilmî faaliyetten beklenecek şekilde, bu akımın da ödülü, elde edilen bilgi ve anlayışın tâ kendisidir. İnsanlar bu eserleri okurlar ve birşeyler öğrenirler. Öğrendikleriyle yeni bilgilerin peşine düşerler. Yine okurlar, yine öğrenirler ve yeni sorular sorarlar. Daha önce okudukları bahislere, yeni bilgileriyle tekrar dönerler ve bu defa daha başka şeyler keşfederler. Yeni keşifler yeni soruları doğurur, yeni sorular yeni bilgilerin yolunu açar. Yeni bilgilerin heyecanı, bunları başkalarına ulaştırma iştiyakına dönüşür. Böylece, Risale-i Nur hareketi, okumak ve okutmaktan, bir imanı yaşamak ve yaşatmaktan ibaret bir akım olarak karşımıza çıkar.

Hareketin mahiyeti ilim, konusu iman olunca, bir kısım konular ve faaliyetler kendiliğinden bu çerçevenin dışında kalmaktadır ki, bunların başında siyaset gelir. Bediüzzaman, işin başında iken bu sınırı kalın hatlarla çizmiş ve Barla mektuplarında, “Şu zamanda en mühim vazife, imana hizmettir. İman saâdet-i ebediyenin anahtarıdır[1] sözleriyle hem talebelerinin görevini net bir şekilde ifade etmiş, hem de bu görevin önem ve yüceliğini vurgulamıştır. Yine Barla mektuplarından birinde, “Bu havalide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim; yalnız hakaik-i diniyeyle meşgulüz[2] şeklindeki sözleri, bu prensibin yıllarca büyük bir titizlikle korunmuş olduğunu göstermektedir. Gerçekte, Risale-i Nur Müellifi, iman konularında o derece yoğunlaşmıştır ki, dikkatini başka bir tarafa çekecek her türlü meşgaleyi, bu arada gazete okumak veya herhangi bir siyasal gelişmeden haberdar olmak gibi herkesin günlük işleri arasındaki bir faaliyeti bile seneler boyunca hayatına sokmadığını, Barla halkını şahit göstererek ifade etmektedir:

On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhad ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyasetin li­sa­nı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehadetleriyle, siyasete taallûk eden hiçbir meseleye temas etmediğimi gösterebilirim.[3]

Bugünün insanları, bu satırlarla dile getirilen halet-i ruhiyeyi anlamakta, hiç kuşkusuz, zorlanacaklardır. Günün her saatinde haber bombardımanı altında bulunan ve birbiriyle yarış halindeki televizyon istasyonlarının sürekli şoklarıyla her birkaç saniyede bir uyarılmaya alışmış olan bir kimse, dağ nahiyesindeki bir insanın yıllar boyunca çiçeklerle, bağlarla, dağlarla ve yıldızlarla baş başa, sessizlik içinde yaşayışını kolay kolay takdir edemeyebilir. Nihayet Bediüzzaman da, Barla yıllarından önceki hayatını savaş meydanlarında, siyasî mahfillerde, ilim meclislerinde, esaret kamplarında, son derece maceralı bir şekilde geçirmiş ve bu arada Millî Mücadele yıllarını, Birinci Dünya Savaşını ve Osmanlının çöküşünü bilfiil yaşamıştır. Böyle bir insanın Barla’da dünyaya ait herşeyden elini eteğini çekerek iman hakikatlerine yönelmesini aklına sığıştırmak isteyenler, manzarayı onun bakış açısından incelemeli ve bu arada birkaç noktayı dikkate almalıdırlar.

[Devam edecek]

[1] Risale-i Nur Külliyatı, s. 1544.

[2] A.g.e., 1489.

[3] A.g.e., 1558.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here