Biraz fazla olmadı mı Abdullah Bey?

Bu yazı, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını devretmesini takiben, sitemizde 12 Ekim 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Günün anlam ve önemine binaen tekrar hatırlıyoruz:

Görevini halk tarafından seçilen Recep Tayyip Erdoğan’a devreden on birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün köşkten ayrılırken 55 koruma memuru, 45 personel ve 18 aracı da beraberinde götürdüğü bildirildi.

Cumhurbaşkanlarının, görevden ayrılırken istedikleri personel ve aracı da yasal olarak beraberlerinde götürme hakkı bulunuyor ve bu personelin maaşları da devlet tarafından ödeniyor.

Ancak bu yasal hakkı kullanma konusunda Abdullah Gül’ün bütün seleflerini geride bırakan bir rekora imza attığı anlaşılıyor.

Habertürk’ün bu konudaki haberine göre, daha önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer görevinden ayrılırken 2 makam aracı ile 16 personeli, Süleyman Demirel de 6 personeli yanında götürmüştü.

Bu konudaki rekorun memuriyeti saltanat değil, halka hizmet mahalli olduğuna inanan bir ocaktan gelmiş bir Cumhurbaşkanı tarafından kırılmış olması ise konunun en fazla hayret uyandıran yönünü teşkil ediyor.

Her ne kadar bu tasarrufta Abdullah Beyden ziyade Hanımefendinin payı olabileceğine dair kuşkular bir yandan zihnimizi kemirse de, sormaktan kendimizi alamıyoruz:

Bu kadarı biraz fazla kaçmadı mı?

[Not: Paralelciler hiç heveslenmesin; buradan onlara ekmek çıkmaz. Kurcalayacak olurlarsa, insanların zihinlerini de onların ebediyen cevaplandıramayacakları sualler peş peşe kurcalamaya başlar.]

Cumhurbaşkanının Kur’ân okuması kimlere battı?

Bu ülkede Cumhurbaşkanı bir Cumhuriyet savcısının cenazesinde tertil ile Kur’ân okuyor.

Her mü’mini ferahlandırması ve şükre sevk etmesi gereken böyle bir durum, bazılarındaki kin ve husumet duygularını tahrik ediyor.

Bir Cumhurbaşkanının Kur’ân tilâvetine Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşı olarak bakıp şükredecekleri yerde — hâşâ — Allah’ın tarafından bakarak Cumhurbaşkanının samimiyetini sorguluyor ve onun âkıbetini tayin etmeye yelteniyorlar!

Bunlar bilmiyor mu kalplerin bütünüyle Allah’ın elinde olduğunu?

Bunlar bilmiyor mu herkesin Allah huzurunda hesaba çekilerek niyetine göre karşılık göreceğini?

Bunlar bilmiyor mu bir Müslüman hakkında zahire bakarak hüküm verileceğini, niyetlerinin ise Allah’a havale edileceğini?

Kinleri bilgilerine, husumetleri imanlarına galebe eden bu güruhun şu tavrı, Bediüzzaman Hazretlerini bir kere daha haklı çıkarmış bulunuyor:

Kendilerine muhalif olan bir meleğe şeytan gözüyle bakanları görmek isteyenler, kinleri ağızlarından taşan bu azgın siyasiyyun güruhuna baksınlar.

Baksınlar da, “Yâ Rabbi, bizi bunlara benzetme, bizi bunların şerrinden koru” diye gece gündüz yakarsınlar.

***

Konuyla ilgili diğer haberimiz:

http://www.yazarumitsimsek.com/cumhurbaskanimiz-kuran-okuyor/

Cumhurbaşkanımız Kur’ân okuyor

Recep Tayyip Erdoğan’ı beğenmeyebilirsiniz.

Fikrine, siyasetine, şahsına, hattâ varlığına karşı olabilirsiniz.

Fakat hayatın şu gerçeğini herkes, hepiniz ve hepimiz kabul etmek zorundayız:

Kendileri Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanıdır.

Daha önce de Cumhurbaşkanları gelip geçti.

Şimdi ise, Türkiye Cumhuriyetinin, cenaze evinde Kur’ân-ı Kerim okuyan bir Cumhurbaşkanı var.

Bu, kendi inancına saygılı olan herkesin asla görmezden gelemeyeceği, her vicdan sahibinin alkışlamaktan ve şükretmekten geri duramayacağı bir merhaledir.

Dilerseniz, hafızanızda yakın geçmişimizi şöyle bir gözden geçirebilirsiniz:

Dün bu ülkede diktatörlere içtihad sevabı bağışlayan cemaat liderlerinin borusu ötüyordu.

Bugün Cumhurbaşkanının okuduğu Kur’ân işitiliyor.

Duymayan var mı?

Devlet Kur’ân’ın hizmetinde

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hattatlarla yaptığı toplantı, basında her ne kadar çok büyük bir yankı uyandırmış olmasa da, tarihî bir gelişmeyi işaret ediyor.

Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz günlerde bir hattat grubunu davet ederek onlara hüsn-ü hat ile yeni mushaflar yazdırmak istediğini bildirdi ve konuyu kendileriyle istişare etti.

Cumhurbaşkanının bu teşebbüsü, bugün vatandaşlarımızın çok büyük bir kısmının haberdar dahi olmadığı, haberdar olanların da büyük çoğunlukla vahametini takdir edemediği bir problemin, devletin en yüksek kademesinde fark edildiğini ve çözüm yolunda bir irade ortaya konduğunu gösteriyor.

Problem şu:

Hüsn-ü hattı unutuyoruz. Artık herşey bilgisayarla yazılıyor. Mushaflar da bilgisayarla diziliyor. Yayıncılara bilgisayar hattıyla yazılmış mushafları basmak daha kolay ve ucuza geliyor. Kitapçılarda hattat elinden çıkmış mushaflar ya hiç bulunmuyor, veya tek tük bulunsa da okuyucunun özel bir arama çabasına girmesini gerektiriyor. Okuyucu ise, böyle bir zahmet içine girmek bir yana dursun, problemin farkında olmadığı gibi, bilgisayar hattını okumak daha kolay geldiği için o da bir mânâda bu süreci teşvik etmiş oluyor.

Netice: Özene bezene yazılmış, hattat ve müzehhiplerin göz nuruyla bezenmiş, Âlemlerin Rabbine kulluğunu en güzel sunma heyecanıyla vücuda getirilmiş olan eserler, yerini makine ürünü olan ve güzellik, zarafet, estetik gibi mefhumlardan bütünüyle yoksun şekilde ve özenilmeden vücuda getirilmiş, değeri kâğıt ve mürekkep maliyetiyle ölçülen ticarî emtiaya bırakıyor!

Yayıncıların bu konudaki kabahatleri, herhangi bir bahane ile örtülemeyecek kadar büyüktür. Çünkü ileri sürdükleri ve sürecekleri her türlü mazeret, işin ticarî ve maddî boyutunu ilgilendirmektedir.

Okuyucuların da büyük bir kısmı problemin farkında değildir. Farkında olanların sesini ise kimse duymak niyetinde değildir.

İşte, kimseye bu derdi anlatma ümidinin kalmadığı bir zamanda, Türkiye Cumhuriyetinin en yetkili makamı, bizzat kendi teşebbüsüyle konuyu gündeme getiriyor ve duruma el koyarak bir ihyâ sürecini başlatıyor.

Bu tarihî bir hadisedir ve bir dönüm noktasıdır.

Kısacası, Türkiye’de de, dünyada da artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Dünyanın neresinde bir mazlum sesi işitilse oraya yardım elini uzatan bir devlet, şimdi de ihmal edilmiş bir Kur’ân hizmetine imzasını atıyor.