Bir güncelleme öyküsü: Toplumsal cinsiyet eşitliği

ÜMİT ŞİMŞEK

“Toplumsal cinsiyet,” Batı dünyasındaki orijinal adıyla “social gender,” mahut İstanbul Sözleşmesiyle birlikte lisanımıza girdi. Ama iyi niyetle girmedi, girdikten sonra da hiç rahat durmadı.

Öz be öz feministlerin malı olan bu deyim, feminizmin temel kavramlarından biri olarak tedavüle sokulmuştu. LGBT şemsiyesi altında yer alan sapık cereyanlar namuslu insanları damgalamak suretiyle kendi sapıklıklarına yol açmak için nasıl “homofobi” şeklinde bir kavram uydurdularsa,[1] aynı yolun yolcusu olan feministler de kuşatmayı bir başka koldan tamamlamak üzere bu tabiri geliştirdiler.

İnsanları kadın ve erkek olarak birbirini tamamlayıcı iki varlık şeklinde açıklayan biyolojik cinsiyet vakıası, yaratılışın zarurî bir sonucu olarak, feministlerin asla bütünüyle yok edemeyecekleri bir gerçek halinde ortada duruyordu. Oysa feministlerin asıl derdi bu İlâhî takdir ile idi; onlar bu takdirin sonucu olan farklılıkları bütünüyle ortadan kaldırmak ve insanların tümü için kendi heveslerine göre roller biçmek istiyorlardı. Bunun için, cinsiyet kavramının yaratılışla ilgisini bütünüyle keserek konuyu kamusal alana taşımak, işin biyolojik yönünü “cinsel tercih / yönelim” adı altında bütünüyle kişilerin kendi arzularına tâbi kılmak, sonra da bütün bunları bir özgürlük meselesi olarak piyasaya sürüp zamanımız insanının sınır tanımayan egolarına havale etmek onlar için iyi bir strateji olurdu, nitekim oldu da.

Madem cinsiyet konusu bütünüyle kişilerin kendi tercihlerine tâbi idi; onun için kızları kız olarak, erkekleri de erkek olarak yetiştirmek, onların ileride kendi özgür iradeleriyle yapacakları tercihe müdahale etmek anlamına gelmiyor muydu? Toplumsal cinsiyet konusunun kapsama alanı böylece ilkokullara, derken ana okullarına, derken ana kucağına kadar genişletildi. Anne ve babalar kızlarına erkek oyuncakları, oğullarına kız oyuncakları almaya başladılar. Bunda çok fazla muvaffak olamadılarsa da, ümitlerini bütün bütün kesmediler; şimdi kız çocuklarına erkek isimleri vermek suretiyle şanslarını zorluyorlar.[2]

Bu kavram bizim ülkemize kesin girişini “şiddet” kapısından yaptı. Avrupa Konseyi, kadınların maruz kaldığı şiddeti “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı şiddet” olarak tanımlayan mahut İstanbul Sözleşmesini önümüze koyuverdi. Biz de onu ânında benimseyiverdik. Hiçbir maddesine itiraz etmeden, hiçbir kelimesine çekince koymadan, olduğu gibi kabul ettik. Hattâ o kadar hızlı ve gönüllü kabul ettik ki, bizzat Avrupa ülkelerinden bile hiçbirisi bizim hızımıza yetişemedi.[3]

 

İstanbul Sözleşmesini imzalamakla neleri kabul etmiş olduğumuzu tek tek sıralamak bu yazının hacmini fazlasıyla aşacağından, konuyu yeterince açıklayacağı aşikâr olan birkaç misalle yetinelim:

Sözleşme, “toplumsal cinsiyet” tanımı içine “cinsel yönelim”i de almak suretiyle (madde 4/3), her türlü sapıklığı açıkça meşrulaştırmıştır.

Metinde geçen “” kelimesinin yanına “veya partner” ilâvesiyle, nikâhsız beraberlikleri de aile tanımı içine almıştır.

Sözleşme metninin Türkçe tercümesinde her ne kadar “aile” kelimesi geçiyorsa da, bu durum, orijinal metinde yer alan ve “ev içi” anlamına gelen “domestic” kelimesinin yanlış tercümesinden ileri geldiği gerekçesiyle tenkide uğramıştır.[4] Bununla beraber, gerek Sözleşme metninin bütünü, gerek Sözleşme gereğince çıkarılan uyum yasası, gerekse uygulamalar bu tercüme hatâsını fazlasıyla telâfi edecek kadar konuyu açıklığa kavuşturduğu ve nikâhsız beraberlikleri de aile kavramı içine dahil ettiği için, bu tür ufak tefek “hatâların” kamuoyu tepkisini hafifletmek amacına yönelik rötuşlardan başka birşey olmadığını rahatça söyleyebiliriz.

Sözleşme, feminizmin temel kavramlarına aykırı ne kadar düşünce, inanç ve örf varsa hepsini yok etmeye azimli olduğunu, “kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak” şeklinde ifade etmiştir (madde 12/1). Ancak bu maddenin tercümesi de, asıl ibarenin “ortadan kaldırmak” değil, “kökünü kazımak” şeklinde çevrilmesi gerektiği yönünde tenkide uğramıştır.[5]

Sözleşme hükümleri gereğince nikâhsız beraberlikler veya “cinsel yönelim” adı altında toplanan sapıklıklar hayatın her alanında koruma altına alınmış bulunduğu için, meselâ beraberce kalmak isteyen kız ve erkek öğrencilere yahut cinsel sapıklara evinizi kiralamaktan imtinâ ettiğinizde, toplumsal cinsiyet ayrımı ile suçlanabilirsiniz.[6]

Ömür boyu nafaka ödemeye mahkûm edilen erkekler, nikâhlı eşe tecavüz suçuyla hapsedilen insanlar, kadının bir şikâyetiyle altı ay evine yaklaştırılmayan yüz binlerce koca, erken yaşta evlendikleri için dağıtılan aileler ve tecavüzcü olarak 10-15 yıl hapis cezasına çarptırılan binlerce eş, İstanbul Sözleşmesinin ve bu Sözleşme gereğince çıkarılan 6284 sayılı kanunun milletimize armağan ettiği yeniliklerden birkaçıdır. Üstelik bu konularda takibat şikâyete bağlı olmayan kamu dâvâsı niteliği taşıyor ve muttali olan herkese ihbar yükümlülüğü getiriyor; şikâyet sonucu olan takiplerde şikâyetçi şikâyetini geri çekse bile dâvâ mahkûmiyet ve infazla neticeleninceye kadar sürüyor.[7]

Erken yaşta evlenme yasağı, erken yaşta nikâhsız beraberlikleri kapsamıyor. Sözleşme zinayı değil, evlenmeyi yasaklıyor ve ırza tecavüz muamelesine tâbi tutuyor.

Bu sözleşme gereği olsun, diğer şekillerde olsun, kadınların lehindeki hüküm ve uygulamaların Anayasaya, kanunlara, akla, iz’âna uygun olması gerekmez. Kadınları korumaya yönelik olarak alınan tedbirlerin hiçbir zaman ayrımcılık sayılamayacağını da Sözleşme hükme bağlıyor (madde 4/4).

Yürürlükteki kanunlarda, hattâ Anayasada İstanbul Sözleşmesinin hükümleriyle çelişen herhangi bir hükmün bulunması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi bütün kanunların üzerinde sayılıyor; böyle durumlarda kanunlar İstanbul Sözleşmesine göre yorumlanıp uygulanıyor. Ayrıca hiçbir şekilde İstanbul Sözleşmesinin Anayasaya aykırılığı da iddia edilemiyor. Sözleşme hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişilerin tümünü bağlıyor.

 

İstanbul Sözleşmesinin ve onu takiben çıkarılan 6284 sayılı kanunun yol açtığı facialar sağır sultanın kulağını da bir kat daha sağır edecek şekilde ayyûka çıkınca, hükûmet, bu mağduriyetleri gidermek üzere bir yasa tasarısı hazırlamak mecburiyetinde kaldı. Ancak bilinen çevrelerin her zamanki yaygarası baskın çıktı ve bir süre sonra “yukarıdan” gelen bir işaret üzerine tasarı geri çekildi. Oysa parlamentonun o günkü kompozisyonunda iktidar bu yasayı tek başına rahatlıkla çıkarabilecek durumda idi. Daha sonraki aylarda Başbakan bu durumu “Maalesef kendimizi iyi ifade edemedik” sözleriyle hatırlayacak, yine de geri çektikleri tasarıyı değil mağduriyetlere yol açan yasayı “Küçük yaşta evlilikler hiçbir zaman hoş görülemez, kabul edilemez, yasal olarak da mümkün değil suçtur” diyerek savunmaktan geri durmayacaktı.[8]

 

İstanbul Sözleşmesi, yürürlüğe girdikten sonra, belki de bugüne kadar hiçbir yasal belgeye nasip olmamış bir ilgi ve ihtimama mazhar oldu. Devlet, bütün imkânlarını seferber ederek bu belgenin ruhunu toplum hayatının bütün safhalarına hakim hale getirmek için canla başla çalışmaya koyuldu. Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı baş rolleri paylaştılar. Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) çerçevesinde hazırlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Kılavuzunda,[9]veliler arasında cinsel yönelim açısından hiçbir ayrım yapılmayan bir ortam oluşturmak,[10] yani her türlü cinsel sapıklığı koruma altına almak, ana okulundan başlamak üzere bütün okullara hedef olarak gösterildi.[11] YÖK, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” dersinin mecburî veya seçmeli ders olarak okutulmasını sağlama görevini üstlendi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Türk ailesinin kökünü kazımak üzere Avrupa tarafından hazırlanan senaryonun başrolünü kaptı ve bu yazının hacmine sığmayacak kadar çok faaliyetlerin ve organizasyonların altına imzasını attı.[12]

Bütün bunlar ve benzeri faaliyetler arasında belki de en ilgi çekici olanı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı arasında 22 Ağustos 2013 tarihinde imzalanan “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesinde Din Görevlilerinin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Projesi Protokolü” kapsamında imam-hatip, müezzin, kayyım, vaiz, vaize ve Kur’an kursu öğreticilerine verilen “toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimi idi.[13] Din görevlilerinin bu “eğitimler” sırasında tanıştıkları Batı’nın bâtıl değerlerini ne ölçüde benimsediklerini bilemiyoruz; ancak Diyanet İşleri Başkanlığının en azından bu dili özümsemiş olduğunu Başkanlık yayınlarından anlıyoruz. Meselâ Diyanet dergisinin hemen her sayısında bir iki haber veya yazının “toplumsal cinsiyet eşitliğine” atıfta bulunduğunu görebiliyoruz. Bu arada, bir Diyanet mensubunun da 2014 yılında “Türk Modernleşmesi ve Din-Devlet İlişkileri Bağlamında Kur’an Kursu Öğreticilerinin Yetkesi ve Toplumsal Cinsiyet Algıları” başlıklı saha çalışması ile doktorasını tamamlamış bulunduğunu öğreniyoruz.[14]

 

Evcilleştirilmiş medyanın desteğinde “toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla yürütülen kampanyaya diğer kamu birimlerinin bu derece gönüllü olarak katılmasını anlamak – farzımuhal – bir derece mümkün olsa bile, Diyanet İşleri Başkanlığının aynı oyunda sahneye çıkmasını anlamak hiçbir zaman için mümkün olmayacaktır. Çünkü Diyanet görevlileri, vaiziyle, müftüsüyle, üst seviye yöneticileriyle, sipariş-fetvalar konusunda toplumun en tecrübeli insanlarıdır; bir konu kendilerinden sorulduğu zaman, bu sorunun soruluş tarzından belli bir cevabın istenip istenmediğini anlamak ve herhangi bir yönlendirmeye âlet olmayacak şekilde cevap vermek, onların başlıca meslekî becerileri arasında yer alır, yahut almak zorundadır. Toplumsal cinsiyet konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığının bir ihale altında kaldığı ve belli bir yönde fetva üretmeye zorlandığı anlaşılıyor. Ancak Başkanlığın bu icbara kendisinden beklenen ferasetle cevap verebildiğini söylemek hiç kolay değildir. Bugün resmî rakamlara göre – gerçek rakamlar bunun çok üzerinde olabilir – en az 4 bin erkeğin erken evlendiği için ırza tecavüz mahkûmu olarak 10-15 yıl seviyelerinde hapis cezası çekmelerine ve bir o kadar yuvanın yıkılmasına yol açan bir yasanın toplumda hararetli tartışmalara yol açtığı bir zamanda, Diyanet’in bu uygulamaya destek verecek şekilde camilerde okuttuğu hutbenin şu üslûbuna bakın:

İnsanın, onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek ve özellikle çocukları türlü istismarlara maruz bırakmak dinimizde asla caiz değildir. Kendine, Rabbine ve çevresine karşı henüz sorumluluk bilincinde olmayan bir çocuğun evliliğe zorlanmasının dinî ve ilmî hiçbir meşruiyeti, hiçbir temeli yoktur.[15]

Erken evlilik konusunda Hürriyet gazetesine Diyanet İşleri Başkanlığının görüşlerini açıklayan Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı da erken evliliği bütünüyle reddediyor ve bunu Osmanlı devletinin uygulamasına dayandırıyor:

Bırakın 9-10 yaşı bir çocuk 15 yaşında da evlenmemeli, evlendirilmemeli. . . . Diyanet çocuk yaşta evlilikleri engellemek için yıllardır çaba harcıyor. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile bir sürü çalışmamız oldu. Şimdi kim çıkıp bizi suçlayabilir? 1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi yayınlandı. Bu kararname tamamen İslam fıkhından kaynağını alıyor. Orada evlilikte alt sınır kızlarda 17, erkeklerde 18’dir. Diyanet de her zaman bunu savundu.[16]

Gerek Kurul Başkanımızın anlattıklarında, gerekse söz konusu hutbede hiç şüphesiz doğrular vardır, ama bunlar doğrunun bir kısmıdır. Ve doğrunun bir kısmını anlatarak yanlışı daha etkili hale getirmenin mümkün olduğunu en iyi bilen ve bu tür hilelere karşı herkesten fazla müteyakkız bulunması gereken kimseler de din adamlarıdır. (İsterseniz bir hadisçiye “Tedlis nedir?” diye soruverin.) Evet, “1917 tarihli Osmanlı Hukūk-ı Âile Kararnâmesi on sekiz yaşını bitirmiş erkeğin kendi iradesiyle evlenebilmesini, kız on yedi yaşını bitirmişse hâkim tarafından velisinin itirazının olup olmadığının sorulmasını, on iki-on sekiz yaş arasındaki erkekle dokuz-on yedi yaş arasındaki kızın hâkim izniyle evlenebilmesini, ayrıca kızlar için veli izni alınmasını hükme bağlamıştır (md. 4-8).”[17] Fakat dikkat ediniz, Osmanlının bu konuda İslâm fıkhına uygun şekilde getirdiği kural, belli yaşlardan önceki evliliği yasaklamak değil, hakim iznine bağlamaktır. Nitekim dört mezhebin dördü de erken yaştaki çocukların veli veya hakim izniyle evlenebileceğinde ittifak etmişlerdir; ihtilâf konusu, izni kimin vereceğinden ibarettir. Osmanlının kararnamesinde reşid kızlar için de veli izni aranıyordu; yoksa Diyanet’imiz bunu da “Osmanlı reşid kızların evlenmesini yasaklamıştı” şeklinde mi anlıyor? Şunu da merak ediyoruz: Dört mezhebin birden ittifak ettiği bir husus olan erken yaşta veli (veya hakim) izni ile evlenmeyi “insanın onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek” şeklinde tanımlarken, Diyanet’imiz bu ölçüyü – eğer siyasî bir merciden almamışsa – hangi kitaptan, hangi sünnetten, hangi fıkıhtan, hangi mezhepten almıştır?

 

Meseleyi başından alacak olursak, evvelemirde Diyanet’in “toplumsal cinsiyet eşitliği” kampanyasına nasıl dahil olabildiğini anlamak güçtür. Bizim Kur’ân’dan ve Sünnetten öğrendiğimiz, kadın-erkek eşitliğinin hukukta, fazilette, ödül ve cezada eşitlikten ibaret olduğudur.[18] Bunun dışındaki eşitlikler aslında bir erdem de sayılmaz; zira yaratılışın güzelliği eşitlikte değil, farklılıkta ve çeşitliliktedir. Şu âyet ve hadislerde eşitlikten eser görebiliyor musunuz:

Hemcinslerinizden, kendilerine ısınacağınız eşler yaratması ve aranıza merhamet ve sevgi vermesi de Onun âyetlerindendir. Tefekkür eden bir topluluk için bunda ibretler vardır.

Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. Bilgi sahibi olanlar için bunda ibretler vardır.[19]

Erkek, kız gibi değildir.[20]

Resulullah (s.a.v.) kadınlara benzemeye çalışan erkekler ile erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.[21]

Resulullah (s.a.v.) kadın gibi giyinen erkekler ile erkek gibi giyinen kadınlara lânet etti.[22]

Feminizmin kavgası işte bu İlâhî takdire karşıdır; onlar kadının doğurmakla, erkeğin savaşmakla yükümlü olmasına, aile hayatında eşlerin birbirini tekmil etmesine, kadının annelik yaparken erkeğin evi geçindirmesine isyan ediyorlar, fıtratla ve fıtrat diniyle savaşıyorlar. Ama ne kadar çabalasalar erkeklere çocuk doğurtamıyorlar, yaratılışı değiştiremiyorlar ve değiştiremeyeceklerini de biliyorlar. Onun için, başta da anlattığımız gibi, oyunu biyolojik alandan toplumsal alana taşımak ve iradeyi göklerden yere indirmek istiyorlar. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” işte bu oyunun adıdır. Siz kendi inançlarınızı ihmal edip de feministlerin dilini benimsediğiniz zaman, velev bu kelimeyi farklı anlamları ifade etmek niyetiyle de kullanmış olsanız, bütün çabalarınız, İlâhî iradeye karşı açılmış bir savaşta feminist cepheye cephane taşımak hükmüne geçer. Çünkü dilimiz ve kavramlarımız bizim genetik kodlarımızdır. Batı’nın bizim dilimize soktuğu kavramları kimi şu mânâya, kimi bu mânâya alabilir; ama o kavramlar kimsenin neyi nasıl anladığına aldırmaksızın bünyemize bir virüs gibi yerleşir, sonra gider, dosdoğru hücrelerimizin çekirdeğine sızar ve genetik kodlarımıza yapışarak onların molekül yapısını kendi türüne çevirir. Bir süre sonra bize bakanlar, eski “biz”in yerinde, ecnebî gibi düşünen, ecnebî gibi konuşan, ecnebî gibi yiyip içen, ecnebî gibi yaşayan insanlar bulurlar. İşin en kötü tarafı da, bunu dışarıdan bakanlar anlayabildiği halde biz anlayamayız. Çünkü biz artık “Kim Rahmân’ın zikrine [kitabına, öğütlerine] karşı körlük ederse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de kendisine arkadaş olur; şeytanlar onları yoldan çıkarır, onlar ise kendilerini doğru yolda bilirler[23] mealindeki İlâhî uyarının haber verdiği gibi ecnebî şeytanlarının ölçülerini benimsediğimiz için, saptığımız yolun yanlışlığını da fark edebileceğimiz çizgiyi çoktan geri bırakmışızdır. “Kadınların iş gücüne katılma oranını yüzde 40’ın üzerine çıkaracağız[24] şeklindeki bir seçim vaadi bugünkü standartlarımız içinde bize masum görünebilir, hattâ cazip bile gelebilir. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in erkeği kadın üzerinde koruyup kollayıcı olarak nitelemiş bulunduğu ve ailenin geçimiyle yükümlü tuttuğu[25] dikkate alındığında, böyle bir hedefin fıtratı ve fıtrat dininin koyduğu ilkeleri temelinden değiştirmek anlamına geldiği ortaya çıkmayacak mıdır?

Cumhuriyetin ilk yıllarında dini toplum hayatından tamamen çıkarmaya yönelik kanunlar çıkarılırken, Bediüzzaman, meşhur Eskişehir müdafaasında “Ben hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum[26] diyerek yönetime “Bari şu yaptıklarınızı gönüllü olarak yapmayın da hiç değilse fâsık olarak kalın” dersini veriyordu. Bugün ise hiçbir icbar, ilcaat, maslahat veya menfaat olmadığı gibi kamuoyu da kahir ekseriyetiyle bu tür icraata muhalif iken, Avrupa’nın bu toplumdan İslâmı bütünüyle kazıyıp çıkarmak için önümüze koyduğu paçavrasını gönüllü olarak ve herkesten önce aynen kabul edip ülkenin bütün kanunlarını bu paçavraya tâbi kılmak, herhalde fâsıklık sınırını da aşmaktan başka bir mânâya gelmeyecektir. Böyle bir projeyi bir İslâm toplumunun başına sarmakta rol sahibi olanlar için tecdid-i iman gerekip gerekmediği konusunda Diyanet’imizden net bir açıklama beklemek hakkımız olsa gerektir.

 

İstanbul Sözleşmesi ile içine girdiğimiz maceraya bir bütün olarak baktığımızda, hiç de övünemeyeceğimiz üç büyük başarıyla karşılaşıyoruz.

Birincisi: Böyle bir Sözleşmeyi aynen geçirip uygulamaya ve ülkenin bütün hukuk düzenini ona tâbi kılmaya, hiçbir CHP, hattâ HDP, hattâ ihtilâl hükûmeti cesaret edemez, etse de başaramazdı. Bu olay, bugünkü iktidardan başkasına nasip olamayacak kadar büyük ve cesaret isteyen bir başarı olarak tarihe geçmiştir.

İkincisi: Diyanet’i bu kadar evcilleştirmek ve Batı tarafından İslâma karşı hazırlanmış bir proje karşısında bırakın sessiz kalmayı, bir de gönüllü olarak bu projede istihdam etmek, en kudretli ihtilâl yönetimlerinin bile hayalinden geçebilecek bir başarı değildi. 12 Eylül yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığından başörtüsü için rapor istediğinde umduğunun tam tersi istikamette bir raporu kucağında bulmuş, 56 adet Atatürk hutbesi hazırlaması talimatını verdiğinde de “Gönderdiğiniz listeyi dikkate almamız mümkün olmamıştır” cevabını almıştı.[27] Bugün ise yönetime hiçbir zorluk çıkarmayan, “yukarıdan” – ama semâdan değil – gelen talimatları sorgulamadan (veya sorgulayamadan) uygulayan bir anlayış, Diyanet İşleri Başkanlığının tarihine talihsiz bir hatıra olarak düşmektedir.

Üçüncüsü: Medya da bu süreç ve benzerleri karşısında hiçbir ciddî tepki vermemiş, daha doğrusu tepki vermeyecek bir şekilde evcilleştirilmiştir. (Burada söz konusu olan, fikir gazeteleri ve belirli kesimleri temsil eden medya değil, kitle basınıdır; kamuoyu oluşturmada hem oran, hem de hız bakımından asıl etkili olan bunlardır.) Bu konuda fazla söz söylemeye ihtiyaç duymuyoruz; çünkü herşey bütün açıklığıyla bu alanda başarılı bir mühendislik çalışmasını gözlerimizin önüne sermektedir.

Şimdi bu kadar geniş bir alanda bu üç büyük başarının birden nasıl olup da bu kadar kusursuz bir operasyonla tereyağından kıl çekercesine gerçekleştirildiğini merak etmez misiniz?

Bütün bu olup bitenler üzerinde düşünürken, Cumhurbaşkanımızın birkaç ay önce âniden kamuoyunun gündemine düşüveren sözleri kulaklarımızda çınlıyor:

“İslâm’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslâm’ı 14-15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok.”

Ve önümüzdeki manzara, bu sözlerin ânî bir ilhamla söylenmiş sözler olmadığını gösteriyor.

Öyle değil mi?

***

Güncelleme ile ilgili diğer yazımız:

Bir güncelleme öyküsü: 1

[1] Bu kavramın ortaya çıkış macerası için bkz. https://yazarumit.com/namussuzlugun-kisa-tarihi/

[2] Bkz. https://www.theatlantic.com/family/archive/2018/09/girls-names-for-baby-boys/569962/

[3] Bunu bir övünç vesilesi olarak anlatan iktidar sözcüsünün konuşması için bkz. https://yazarumit.com/sapikligi-korumakta-avrupayi-sollamisiz/

[4] Bkz. http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-4/7.pdf

[5] Bir önceki kaynağa bakınız.

[6] Kıyas yapılabilecek örnekler için bkz. https://www.emlakdanismanlari.com/kiraci-secerken-ayrimcilik-yapan-ev-sahipleri-ve-emlakcilar-yandi.html / http://www.edirnesonhaber.com/haber/24807/emlakta-ayrimcilik-yapana-para-cezasi.html

[7] Ayrıntılar için bkz. http://www.islamianaliz.com/yazi/bati-tarafindan-hacklenmek-2053te-turkiye-nasil-bir-ulke-olacak-3626#sthash.57bJqSEO.EQgOZzdO.dpbs / http://www.cocukaile.net/erkeklerin-kopek-kadar-degeri-yok/

[8] https://www.haberler.com/basbakan-yildirim-bugun-kucuk-yasta-evlenmis-10422042-haberi

[9] http://ogmprojeler.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2017_07/05103659_Toplumsal_Cinsiyet_EYitliYine_DuyarlY_Okul_StandartlarY_KYlavuzu.pdf

[10] A.g.e., s. 92, 93, 12, 128.

[11] Bu proje Millî Eğitim Bakanlığının bünyesinde gerçekleştiriliyor, çalışmaları Bakanlık tarafından yayınlanıyor, yayılıyor, ve eğitim aracı olarak kullanılıyor ve uygulanıyor; fakat internet sitesinde garip bir şekilde Bakanlığın şu açıklaması yer alıyor: “Bu yayın Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyetinin mali desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği sadece British Council liderliğindeki Konsorsiyumun sorumluluğunda olup, hiçbir şekilde Avrupa Birliği ve/veya Millî Eğitim Bakanlığının görüşlerini yansıttığı şekilde yorumlanamaz.” Yani, biz yaparız ama sorumluluk kabul etmeyiz!

[12] Bkz. https://kadininstatusu.aile.gov.tr/uploads/pages/dagitimda-olan-yayinlar/kadina-yonelik-siddetle-mucadele.pdf

[13] A.g.e.

[14] http://www2.diyanet.gov.tr/DiniYay%C4%B1nlarGenelMudurlugu/DergiDokumanlar/Bulten/2015/mayis.pdf, s. 39.

[15] https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/11171/cuma-hutbesi-dunyadaki-cennetimiz-aile

 

[16] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/evlilik-yasi-en-az-17-olmali-40698961

[17] Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Nikâh” maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/nikah

[18] Eşitliği vurgulayan âyetlere misal olarak bkz. Âl-i İmrân sûresi, 3:195; Nisâ sûresi, 4:98, 124; Nahl sûresi, 16:97; Hucurât sûresi, 49:13.

[19] Rum sûresi, 30:21-22.

[20] Âl-i İmrân sûresi,  :36.

[21] Buharî, Libas: 61.

[22] Ebû Dâvud, Libas: 28.

[23] Zuhruf sûresi, 43:36-37.

[24] http://www.milliyet.com.tr/erdogan-secim-beyannamesini-siyaset-2675863/

[25] Nisâ sûresi, 34’üncü âyetten (Diyanet İşleri Başkanlığı meâli): “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın [kendilerini] koruması sayesinde onlar da “gayb”ı [eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı] korurlar.”

[26] Tarihçe-i Hayat, 251-252.

[27] Bkz. https://yazarumit.com/darbelere-karsi-onurlu-bir-direnis/

Bir güncelleme öyküsü: 1

ÜMİT ŞİMŞEK

– 1 –

“Geriye bakarsak adımlarımız geriye gider; bugünün ülkeleri 1400 yıl öncesinin kanunlarıyla idare edilmez” demişti 12 Eylül döneminin devlet başkanı Kenan Evren konuşmalarının birinde. Zat-ı devletlerinin mensup olduğu zihniyetin alâmet-i farikası haline gelmiş bir söylem olduğu için, onun bu tür sözleri kimseyi şaşırtmıyor, hattâ ciddîye de alınmıyordu. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığına başörtüsü ile ilgili çağdaş bir fetva sipariş ettiğinde, Din İşleri Yüksek Kurulu onun beklentilerine tamamen ters istikamette bir fetva yayınlamıştı. Yine aynı ihtilâl döneminde Genelkurmay Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığından bir yıl boyunca bütün hutbelerde okunmak üzere hepsi Atatürk’ü anlatan 56 hutbe hazırlamasını istediği zaman, Diyanet buna da boyun eğmemişti.[1]

Evren’in kimseyi şaşırtmayan sözlerinin benzeri, yıllar sonra, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı tarafından söylendiğinde ise, herkesin dili tutuldu – kiminin sevincinden, kiminin öfkesinden ve hepsinin de hayretinden! İnsanların kulaklarına inanmakta güçlük çekeceklerini Erdoğan da hiç şüphesiz biliyordu, onun için birbirini takip eden üç cümle ile sözlerini iyice açmak ihtiyacını hissetmiş ve ilk cümlelerde belki başka ihtimallere havale edilerek iyimser bir şekilde yorumlanabilecek maksadını son cümlede muhkem hale getirerek tevil yollarını tümüyle kapatmıştı:

“İslâm’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar âciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslâm’ı 14-15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok.”

14-15 asır öncesinin hükümleri, elbette ki müçtehid yorumları olamazdı, çünkü o zaman var olan şey sadece Kur’ân’dan ve Sünnetten ibaretti. Bu cümle, açıkça, “Kur’ân’ın ve Sünnetin 14-15 asır önceki hükümlerine” atıfta bulunuyordu ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan da bu sözlerin bu mânâya geleceğini bilemeyecek birisi değildi. Nitekim sözlerinin yol açacağı tepkileri göze almış bulunduğunu “Şimdi birçok hocaefendi beni tefe koyup çalacak” ifadesiyle dile getiriyordu.

Gerçekte, eğer tefe koyup çalmaktan bahsedilecekse, bunun mağduru Sayın Erdoğan olmayacaktı. Bilâkis, kendisi, bir süredir ehl-i dalâletin önde gelen medyası tarafından tefe konup çalınan bir hocaefendiyi hücumlarına hedef yapmıştı. Oysa kendisinin şimdiye kadarki çizgisinden beklenen şey bunun tersiydi. Dostun ve düşmanın tanıdığı Recep Tayyip Erdoğan, böyle bir durumda, bir hücum edilene, bir de hücum edenlere ve sabıkalarına bakar, sonra da karşısına kimleri aldığına hiç aldırmaksızın, hücumların hedefindeki mağdurun yanında açıkça yer alırdı. Bu defa ise Cumhurbaşkanımız bir sürpriz yaptı ve kimin ne söylediğini araştırıp ayırt etmek zahmetine katlanmaksızın Aydın Doğan medyasının yanında yer alarak, üstelik bir de onların dilini kullanmak suretiyle, bir hocaefendiyi tefe koyup çalmayı tercih etti.

Dahası var: Hocaefendinin suçlamalara konu teşkil eden sözleri, çoğunluğu sekiz on sene öncesine ait muhtelif konuşmalarından itina ile ayıklanarak belli bir istikamette yorumlanacak şekilde montajlanmış cümlelerdi.[2] Bu işin faili de, Sülün Osman’ı mezarında ters döndürecek tuzaklarla on binlerce Müslümanı dolandırmak gibi bir rekoru elinde tutan bir cemaatten başkası değildi. İmam Gazalî’ye Seyyid Kutub aleyhinde kitap yazdırmak gibi nice başarılara imzasını atmış bir topluluk için bu çok da zor bir iş sayılmazdı. Asıl zor olan, bu cemaatin Sayın Erdoğan üzerinde nasıl böyle bir hatır sahibi olduğuna akıl erdirebilmekti. Çünkü bu topluluğa varını yoğunu kaptıran on binlerce mağdurun feryatlarına bu ülkenin yönetimi yıllardır anlaşılmaz bir inatla kulağını tıkıyordu. Ama zorun da zoru vardı:

Saygın ve hamiyet sahibi bir hocaefendinin montajlı kasetlerinden önce, başka bir vesileyle daha Sayın Erdoğan bu cemaatin tuzağına düşürülmüş ve bu tuzağın faturası da maalesef bu memleketin en güzide bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığına ödetilmişti. İşte Sayın Erdoğan gibi bir siyaset kurdunun nice okyanusları geçip de böyle bir derede nasıl tökezleyebildiğini anlamak hiç mi hiç kolay değildi.

 

– 2 –

Diyanet İşleri Başkanlığımızın bir değil, birçok düşmanı vardır ve bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz topluluğun bu düşmanlardan birisi olması için de yeterli sebep vardır. Bu sebeplerden en mühimi ise, hiç şüphesiz, bu cemaatin kutsal kitabının “zihinleri teşviş edici ve okuyanları yanıltıcı mahiyette olduğuna” dair Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından ittifakla verilmiş olan 20.1.1970 tarih ve 14 sayılı karardır.

Bahsi geçen cemaat, bundan önceki son saldırısında Kutlu Doğum Haftası bahanesiyle Diyanet İşleri Başkanlığını hedef almış ve maalesef bu saldırıda hükûmet tarafından da destek görmüştü. Sonuçta, Din İşleri Yüksek Kurulu konuyu karara bağladı bağlamasına, ama bu karar, hükûmet tarafından kamuoyu önünde Kurula verilen talimat yönünde çıkmadığı için, yönetim değişikliğine gidildi ve yeni yönetimin ilk icraatından biri de, Din İşleri Yüksek Kurulunun almış olduğu kararı yok sayarak söz konusu cemaatin öne sürdüğü talebi onaylamak oldu.[3] Böylece, en tehlikeli darbe dönemlerinde bile bağımsızlığını korumuş ve bugünlere kadar salimen gelebilmiş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, dinî konularda ülkenin en yüksek karar organı olan Din İşleri Yüksek Kurulunun genişletilmiş bir heyetle birlikte aldığı kararını, bu konuda ne ilmen, ne dinen, ne hukuken, ne de siyaseten hiçbir yetkisi ve yetkinliği bulunmayan siyasî bir organdan gelen talimatla yok saymak zorunda bırakıldı.

Şimdi ise, yine aynı cemaatin marifetiyle tezgâhlanan bir tertibin sonucu olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhurbaşkanımız tarafından azarlanarak terbiye ediliyor ve yine siyasî iradenin istediği yönde karar ve icraata zorlanıyor. Daha da kötüsü, Diyanet’imiz de hiç itirazsız bir şekilde, kendisine ve bu ülkenin ilim adamlarına yöneltilen suçlamaları kabulleniyor ve gösterilen yönde seri adımlar atıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığına gösterilen ilk hedef, ilâhiyatçılarla birlikte, “İslâmın 14-15 asır önceki hükümlerini güncellemek” idi. Arkadan, “sadece Kur’ân’ın hükümlerine aynen uyan hadisleri kabul etmek” şeklinde, belirli çevrelerin sloganı haline gelmiş bir başka hedef daha buna ilâve edildi.

Bazı ilâhiyat fakültelerinin yönetimi ile tahmin edebileceğiniz kesimden ilâhiyatçılarımızın bu çağrıya derhal ve uzun uzadıya açıklamalarla verdikleri cevabın davul-zurnadan başka bir eksiği yoktu! Diyanet’imiz de yediği azardan sonra bu defa elini pek çabuk tuttu ve il müftülerini toplayarak, Cumhurbaşkanımızın açıklamalarındaki talihsiz ifadeleri tevil eden bir bildiri yayınladı. Dönem ihtilâl dönemi değil; ama görünen o ki, Diyanet de ihtilâlin kudretli liderine başörtüsü konusunda gereken cevabı hiç tereddütsüzce veren Diyanet değil! Yine de büsbütün ümitsiz değiliz; çünkü bu konu Din İşleri Yüksek Kuruluna – hariçten bir aşı yapılmaksızın – getirildiği takdirde sonucun çok daha farklı çıkabileceği öngörüldüğü için böyle bir bypass ameliyesine gerek duyulduğunu düşünüyoruz.

 

– 3 –

Diyanet İşleri Başkanlığının şimdiye kadarki icraat ve fetvalarında bu milletin dinî yapısıyla uyum içinde bir seyir takip ettiği biliniyor. Din İşleri Yüksek Kurulundan bugüne kadar Ehl-i Sünnet inancına uygun düşmeyen hiçbir kararın çıkmamış olması, bu gerçeğin başta gelen şahididir. İşte bu sebeple Diyanet’in birtakım çevrelerden gelen hücumlara hedef teşkil ettiği de bir başka gerçektir. Bu çevrelerin başını çeken ise, toplum mühendisliğinin önemli bir dalını teşkil eden ilâhiyat mühendislerinden başkası değildir.

Bu konudaki tenkitlerimizin ilâhiyatçıları değil, ilâhiyat mühendislerini hedef aldığını hemen başta vurgulayalım. Ülkemizin dört bir yanında, ilâhiyatın bütün dallarında çok değerli bir ilmî birikimin bulunduğunu takdir eden ve buna hayranlık duyanlardanız. Ancak kamuoyunda sesleri işitilen ve televizyon ekranlarından eksik olmayan ilâhiyatçılarımızın ortak özelliği, bilgilerinden daha ziyade, bu milletin inançlarına istikamet vermek ve onlara kendi arzularınca bir din biçerek tarih yazmak yönündeki ihtiraslarıdır. “İslâmı güncellemek, İslâmın 14-15 asır önceki hükümlerini güncellemek, hadislerin Kur’ân’a uygunluğunu denetlemek” gibi söylemler bu mühendislerimizden daha fazla kimin iştahını kabartabilir?

Diyanet İşleri Başkanlığının bugüne kadarki çizgisi milletin inançları ile ne kadar uyum içindeyse, ilâhiyat mühendislerimizin çizgisi de o kadar uyumsuzluk göstermiştir. Bu uyumsuzluğu ortaya çıkaran vasıfların başında da cemaatten uzak oluşları gelir ki, burada kastettiğimiz cemaat, ümmet içindeki yapılanmalar değil, ümmet bütününün yapılanmasıdır. Bunun da hiç şaşmayan test alanı camilerdir. İlâhiyat mühendislerimizden kaç tanesini bir vakit namazında mahalle mescidinde görebilirsiniz? İslâmın en büyük bir şiarı ve Resulullah’ın (s.a.v.) en önemli sünneti olan cami cemaatiyle birlikte namaz kılma hususuna dünyalarında bir televizyon programı kadar yer vermeyen insanların 90 bin camii bünyesinde barındıran Diyanet İşleri Başkanlığına yön verdiği bir ülkede başka bir kıyamet alâmetine herhalde ihtiyaç kalmayacaktır.

Cemaat olgusundan söz açılmışken ihmal edilmemesi gereken bir husus da, ümmet içindeki cemaat yapılanmalarının, ülkemizde dinî hayatı bugünlere taşıyan ve bu uğurda her türlü çileye katlanan ve en ağır bedelleri ödeyen yapılar olduğu gerçeğidir. Bu gerçeği herkesten önce takdir edecek birisi varsa, o da, bizzat bu yapıların içinden gelen ve bu çilelerin bir kısmına bizzat katlanmış bulunan Cumhurbaşkanımızdan başkası değildir. Bunca mücadelelerden sonra gelinen özgürlük ortamında, milletin gözbebeği hükmünde olan ve bugüne kadar emanetini yüz akıyla taşımış bulunan en güzide bir kurum eğer tuzu kuru ilâhiyat mühendislerinin heveslerine mahkûm bırakılacak olursa, bu millet yine kendisine bir çıkış yolu bulur, cemaatler yine fabrika ayarlarına döner, yine mukadder çilelerine gönüllü olarak talip olur ve Allah’ın izniyle sinelerinden çıkaracakları yeni kahramanlarla yollarına devam eder; bu duruma isteyerek veya istemeyerek sebep olanlar ise milletin bir asırlık müktesebatını heba etmiş olmanın vebaliyle baş başa kalır.

 

– 4 –

Bugüne kadarki çizgisi, Cumhurbaşkanımızın Dünya Kadınlar Günündeki kırılmasıyla son derece net bir değişim göstermiş bulunuyor. Bizim bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan, bu milletin hukukunu müdafaa için gereken hiçbir fedakârlığı esirgememiş, özellikle 15 Temmuz darbesinde sergilediği eşsiz performansla, dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara el uzatışıyla, bu milletin ve bu ümmetin hukukunu dünyanın en vahşî canavarlarına karşı pervasızca müdafa eden ve bu davranışlarıyla milletimizin içindeki efsanevî kahramanlık damarının tekrar uyanmasına vesile olan, bu vasıflarının yanı sıra “Bâki hakikatler fanî şahıslar üzerine bina edilmez” sözünü çok seven ve dilinden düşürmeyen bir lider, daha doğru ve Peygamberî bir tabirle bir hizmetkâr idi.

Böyle bir atmosferde, hem de askerimizin Afrin zaferiyle bir destan yazmakta olduğu bir sırada, Cumhurbaşkanımız, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yaptığı bir konuşma ile keskin bir viraja girdi. O günden önceki Erdoğan ile o günden sonraki Erdoğan arasında, birden bire iki zıt şahsiyet kadar bir fark ortaya çıktı ve millete büyük bir şaşkınlık yaşattı. Sanki o konuşma bir tehdit veya bir büyü altında yaptırılmış gibi geldi birçoğumuza. Âdetâ Cumhuriyetin ilk yıllarında Bediüzzaman’a “İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm” tesbitini yaptıran bir oyunun benzeri, gizli eller tarafından sahneye konuluyordu.

Bu değişim Sayın Erdoğan’da âni bir şekilde ortaya çıktı ise de, âni bir şekilde gerçekleşmiş olamaz. Ve bunda bütün suçu Erdoğan’ın kendisine yüklemek de herhalde insaflı bir davranış olmayacaktır. Belki de bu günahın büyük kısmını millet olarak üzerimize almamız gerekecektir. Evet, bu millet, içinden çok büyük kahramanlar çıkarmış ve daha nice kahramanlar çıkaracak kapasitede bir millettir. Ancak bu özelliğimiz yanında, insanları putlaştırma gibi beşerî bir özelliğimizin bulunduğunu, bunun yanı sıra her bir insanın içinde yüceltilmeyi çok seven bir nefs-i emmârenin uyanmak için gece-gündüz fırsat kolladığını, her kurtarıcının içinde de bir diktatörün yattığını unutmamalıyız. Hadis-i şerifte “Kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanan kimse Cehennem ateşindeki yerine hazırlansın”[4] buyuruluyor. Bunun sorumluluğunda ayağa kalkanların da bir payı yok mudur? Yine Bediüzzaman’ı hatırlayalım: “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder” demiyor muydu?

Bugünlerde hep Erdoğan’ı dinliyoruz. Televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda, internet sitelerinde hep o konuşuyor. Konuşmadığı hiçbir gün geçmiyor. Kendisini anmadan geçireceğimiz hiçbir âna fırsat vermiyor. Çok şükür, heykellerinin dikilmesine müsaade etmedi. Ama ara sıra karşımıza çıkacak heykeller, onun her an karşımızdan bize parmağını sallayan canlı suretleri kadar etkili olur muydu?

Elhasıl, istesek de istemesek de bir güncelleme içine girmiş bulunuyoruz. Ama güncellenen şey Müslümanlığımız mı, yoksa putperestliğimiz mi, muhasebesini yapmamız gereken nokta işte burası!

 

[1] Bkz. “Darbelere Karşı Onurlu Bir Direniş.” https://yazarumit.com/darbelere-karsi-onurlu-bir-direnis/

[2] Bu noktada insan sormadan edemiyor: Sekiz on sene önceki konuşmalar ortaya dökülecek olsa, meselâ FETÖ’ye güzelleme çekenler arasında ilk sıraları kimler paylaşırdı dersiniz?

[3] Ayrıntı için bkz. https://yazarumit.com/kutlu-dogum-devam-mi-fitneye-teslim-olmak-mi/https://yazarumit.com/hurafat-ehlinin-oyunu-tutmadi-kutlu-doguma-devam/http://www.haberturk.com/mevlid-i-nebi-haftasi-hicri-takvime-gore-kutlanacak-1728855

[4] Ebû Dâvud, Edeb: 151; Tirmizî, Edeb: 13.