Bir güncelleme öyküsü: 1

ÜMİT ŞİMŞEK

– 1 –

“Geriye bakarsak adımlarımız geriye gider; bugünün ülkeleri 1400 yıl öncesinin kanunlarıyla idare edilmez” demişti 12 Eylül döneminin devlet başkanı Kenan Evren konuşmalarının birinde. Zat-ı devletlerinin mensup olduğu zihniyetin alâmet-i farikası haline gelmiş bir söylem olduğu için, onun bu tür sözleri kimseyi şaşırtmıyor, hattâ ciddîye de alınmıyordu. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığına başörtüsü ile ilgili çağdaş bir fetva sipariş ettiğinde, Din İşleri Yüksek Kurulu onun beklentilerine tamamen ters istikamette bir fetva yayınlamıştı. Yine aynı ihtilâl döneminde Genelkurmay Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığından bir yıl boyunca bütün hutbelerde okunmak üzere hepsi Atatürk’ü anlatan 56 hutbe hazırlamasını istediği zaman, Diyanet buna da boyun eğmemişti.[1]

Evren’in kimseyi şaşırtmayan sözlerinin benzeri, yıllar sonra, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı tarafından söylendiğinde ise, herkesin dili tutuldu – kiminin sevincinden, kiminin öfkesinden ve hepsinin de hayretinden! İnsanların kulaklarına inanmakta güçlük çekeceklerini Erdoğan da hiç şüphesiz biliyordu, onun için birbirini takip eden üç cümle ile sözlerini iyice açmak ihtiyacını hissetmiş ve ilk cümlelerde belki başka ihtimallere havale edilerek iyimser bir şekilde yorumlanabilecek maksadını son cümlede muhkem hale getirerek tevil yollarını tümüyle kapatmıştı:

“İslâm’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar âciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslâm’ı 14-15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok.”

14-15 asır öncesinin hükümleri, elbette ki müçtehid yorumları olamazdı, çünkü o zaman var olan şey sadece Kur’ân’dan ve Sünnetten ibaretti. Bu cümle, açıkça, “Kur’ân’ın ve Sünnetin 14-15 asır önceki hükümlerine” atıfta bulunuyordu ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan da bu sözlerin bu mânâya geleceğini bilemeyecek birisi değildi. Nitekim sözlerinin yol açacağı tepkileri göze almış bulunduğunu “Şimdi birçok hocaefendi beni tefe koyup çalacak” ifadesiyle dile getiriyordu.

Gerçekte, eğer tefe koyup çalmaktan bahsedilecekse, bunun mağduru Sayın Erdoğan olmayacaktı. Bilâkis, kendisi, bir süredir ehl-i dalâletin önde gelen medyası tarafından tefe konup çalınan bir hocaefendiyi hücumlarına hedef yapmıştı. Oysa kendisinin şimdiye kadarki çizgisinden beklenen şey bunun tersiydi. Dostun ve düşmanın tanıdığı Recep Tayyip Erdoğan, böyle bir durumda, bir hücum edilene, bir de hücum edenlere ve sabıkalarına bakar, sonra da karşısına kimleri aldığına hiç aldırmaksızın, hücumların hedefindeki mağdurun yanında açıkça yer alırdı. Bu defa ise Cumhurbaşkanımız bir sürpriz yaptı ve kimin ne söylediğini araştırıp ayırt etmek zahmetine katlanmaksızın Aydın Doğan medyasının yanında yer alarak, üstelik bir de onların dilini kullanmak suretiyle, bir hocaefendiyi tefe koyup çalmayı tercih etti.

Dahası var: Hocaefendinin suçlamalara konu teşkil eden sözleri, çoğunluğu sekiz on sene öncesine ait muhtelif konuşmalarından itina ile ayıklanarak belli bir istikamette yorumlanacak şekilde montajlanmış cümlelerdi.[2] Bu işin faili de, Sülün Osman’ı mezarında ters döndürecek tuzaklarla on binlerce Müslümanı dolandırmak gibi bir rekoru elinde tutan bir cemaatten başkası değildi. İmam Gazalî’ye Seyyid Kutub aleyhinde kitap yazdırmak gibi nice başarılara imzasını atmış bir topluluk için bu çok da zor bir iş sayılmazdı. Asıl zor olan, bu cemaatin Sayın Erdoğan üzerinde nasıl böyle bir hatır sahibi olduğuna akıl erdirebilmekti. Çünkü bu topluluğa varını yoğunu kaptıran on binlerce mağdurun feryatlarına bu ülkenin yönetimi yıllardır anlaşılmaz bir inatla kulağını tıkıyordu. Ama zorun da zoru vardı:

Saygın ve hamiyet sahibi bir hocaefendinin montajlı kasetlerinden önce, başka bir vesileyle daha Sayın Erdoğan bu cemaatin tuzağına düşürülmüş ve bu tuzağın faturası da maalesef bu memleketin en güzide bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığına ödetilmişti. İşte Sayın Erdoğan gibi bir siyaset kurdunun nice okyanusları geçip de böyle bir derede nasıl tökezleyebildiğini anlamak hiç mi hiç kolay değildi.

 

– 2 –

Diyanet İşleri Başkanlığımızın bir değil, birçok düşmanı vardır ve bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz topluluğun bu düşmanlardan birisi olması için de yeterli sebep vardır. Bu sebeplerden en mühimi ise, hiç şüphesiz, bu cemaatin kutsal kitabının “zihinleri teşviş edici ve okuyanları yanıltıcı mahiyette olduğuna” dair Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından ittifakla verilmiş olan 20.1.1970 tarih ve 14 sayılı karardır.

Bahsi geçen cemaat, bundan önceki son saldırısında Kutlu Doğum Haftası bahanesiyle Diyanet İşleri Başkanlığını hedef almış ve maalesef bu saldırıda hükûmet tarafından da destek görmüştü. Sonuçta, Din İşleri Yüksek Kurulu konuyu karara bağladı bağlamasına, ama bu karar, hükûmet tarafından kamuoyu önünde Kurula verilen talimat yönünde çıkmadığı için, yönetim değişikliğine gidildi ve yeni yönetimin ilk icraatından biri de, Din İşleri Yüksek Kurulunun almış olduğu kararı yok sayarak söz konusu cemaatin öne sürdüğü talebi onaylamak oldu.[3] Böylece, en tehlikeli darbe dönemlerinde bile bağımsızlığını korumuş ve bugünlere kadar salimen gelebilmiş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, dinî konularda ülkenin en yüksek karar organı olan Din İşleri Yüksek Kurulunun genişletilmiş bir heyetle birlikte aldığı kararını, bu konuda ne ilmen, ne dinen, ne hukuken, ne de siyaseten hiçbir yetkisi ve yetkinliği bulunmayan siyasî bir organdan gelen talimatla yok saymak zorunda bırakıldı.

Şimdi ise, yine aynı cemaatin marifetiyle tezgâhlanan bir tertibin sonucu olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhurbaşkanımız tarafından azarlanarak terbiye ediliyor ve yine siyasî iradenin istediği yönde karar ve icraata zorlanıyor. Daha da kötüsü, Diyanet’imiz de hiç itirazsız bir şekilde, kendisine ve bu ülkenin ilim adamlarına yöneltilen suçlamaları kabulleniyor ve gösterilen yönde seri adımlar atıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığına gösterilen ilk hedef, ilâhiyatçılarla birlikte, “İslâmın 14-15 asır önceki hükümlerini güncellemek” idi. Arkadan, “sadece Kur’ân’ın hükümlerine aynen uyan hadisleri kabul etmek” şeklinde, belirli çevrelerin sloganı haline gelmiş bir başka hedef daha buna ilâve edildi.

Bazı ilâhiyat fakültelerinin yönetimi ile tahmin edebileceğiniz kesimden ilâhiyatçılarımızın bu çağrıya derhal ve uzun uzadıya açıklamalarla verdikleri cevabın davul-zurnadan başka bir eksiği yoktu! Diyanet’imiz de yediği azardan sonra bu defa elini pek çabuk tuttu ve il müftülerini toplayarak, Cumhurbaşkanımızın açıklamalarındaki talihsiz ifadeleri tevil eden bir bildiri yayınladı. Dönem ihtilâl dönemi değil; ama görünen o ki, Diyanet de ihtilâlin kudretli liderine başörtüsü konusunda gereken cevabı hiç tereddütsüzce veren Diyanet değil! Yine de büsbütün ümitsiz değiliz; çünkü bu konu Din İşleri Yüksek Kuruluna – hariçten bir aşı yapılmaksızın – getirildiği takdirde sonucun çok daha farklı çıkabileceği öngörüldüğü için böyle bir bypass ameliyesine gerek duyulduğunu düşünüyoruz.

 

– 3 –

Diyanet İşleri Başkanlığının şimdiye kadarki icraat ve fetvalarında bu milletin dinî yapısıyla uyum içinde bir seyir takip ettiği biliniyor. Din İşleri Yüksek Kurulundan bugüne kadar Ehl-i Sünnet inancına uygun düşmeyen hiçbir kararın çıkmamış olması, bu gerçeğin başta gelen şahididir. İşte bu sebeple Diyanet’in birtakım çevrelerden gelen hücumlara hedef teşkil ettiği de bir başka gerçektir. Bu çevrelerin başını çeken ise, toplum mühendisliğinin önemli bir dalını teşkil eden ilâhiyat mühendislerinden başkası değildir.

Bu konudaki tenkitlerimizin ilâhiyatçıları değil, ilâhiyat mühendislerini hedef aldığını hemen başta vurgulayalım. Ülkemizin dört bir yanında, ilâhiyatın bütün dallarında çok değerli bir ilmî birikimin bulunduğunu takdir eden ve buna hayranlık duyanlardanız. Ancak kamuoyunda sesleri işitilen ve televizyon ekranlarından eksik olmayan ilâhiyatçılarımızın ortak özelliği, bilgilerinden daha ziyade, bu milletin inançlarına istikamet vermek ve onlara kendi arzularınca bir din biçerek tarih yazmak yönündeki ihtiraslarıdır. “İslâmı güncellemek, İslâmın 14-15 asır önceki hükümlerini güncellemek, hadislerin Kur’ân’a uygunluğunu denetlemek” gibi söylemler bu mühendislerimizden daha fazla kimin iştahını kabartabilir?

Diyanet İşleri Başkanlığının bugüne kadarki çizgisi milletin inançları ile ne kadar uyum içindeyse, ilâhiyat mühendislerimizin çizgisi de o kadar uyumsuzluk göstermiştir. Bu uyumsuzluğu ortaya çıkaran vasıfların başında da cemaatten uzak oluşları gelir ki, burada kastettiğimiz cemaat, ümmet içindeki yapılanmalar değil, ümmet bütününün yapılanmasıdır. Bunun da hiç şaşmayan test alanı camilerdir. İlâhiyat mühendislerimizden kaç tanesini bir vakit namazında mahalle mescidinde görebilirsiniz? İslâmın en büyük bir şiarı ve Resulullah’ın (s.a.v.) en önemli sünneti olan cami cemaatiyle birlikte namaz kılma hususuna dünyalarında bir televizyon programı kadar yer vermeyen insanların 90 bin camii bünyesinde barındıran Diyanet İşleri Başkanlığına yön verdiği bir ülkede başka bir kıyamet alâmetine herhalde ihtiyaç kalmayacaktır.

Cemaat olgusundan söz açılmışken ihmal edilmemesi gereken bir husus da, ümmet içindeki cemaat yapılanmalarının, ülkemizde dinî hayatı bugünlere taşıyan ve bu uğurda her türlü çileye katlanan ve en ağır bedelleri ödeyen yapılar olduğu gerçeğidir. Bu gerçeği herkesten önce takdir edecek birisi varsa, o da, bizzat bu yapıların içinden gelen ve bu çilelerin bir kısmına bizzat katlanmış bulunan Cumhurbaşkanımızdan başkası değildir. Bunca mücadelelerden sonra gelinen özgürlük ortamında, milletin gözbebeği hükmünde olan ve bugüne kadar emanetini yüz akıyla taşımış bulunan en güzide bir kurum eğer tuzu kuru ilâhiyat mühendislerinin heveslerine mahkûm bırakılacak olursa, bu millet yine kendisine bir çıkış yolu bulur, cemaatler yine fabrika ayarlarına döner, yine mukadder çilelerine gönüllü olarak talip olur ve Allah’ın izniyle sinelerinden çıkaracakları yeni kahramanlarla yollarına devam eder; bu duruma isteyerek veya istemeyerek sebep olanlar ise milletin bir asırlık müktesebatını heba etmiş olmanın vebaliyle baş başa kalır.

 

– 4 –

Bugüne kadarki çizgisi, Cumhurbaşkanımızın Dünya Kadınlar Günündeki kırılmasıyla son derece net bir değişim göstermiş bulunuyor. Bizim bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan, bu milletin hukukunu müdafaa için gereken hiçbir fedakârlığı esirgememiş, özellikle 15 Temmuz darbesinde sergilediği eşsiz performansla, dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara el uzatışıyla, bu milletin ve bu ümmetin hukukunu dünyanın en vahşî canavarlarına karşı pervasızca müdafa eden ve bu davranışlarıyla milletimizin içindeki efsanevî kahramanlık damarının tekrar uyanmasına vesile olan, bu vasıflarının yanı sıra “Bâki hakikatler fanî şahıslar üzerine bina edilmez” sözünü çok seven ve dilinden düşürmeyen bir lider, daha doğru ve Peygamberî bir tabirle bir hizmetkâr idi.

Böyle bir atmosferde, hem de askerimizin Afrin zaferiyle bir destan yazmakta olduğu bir sırada, Cumhurbaşkanımız, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yaptığı bir konuşma ile keskin bir viraja girdi. O günden önceki Erdoğan ile o günden sonraki Erdoğan arasında, birden bire iki zıt şahsiyet kadar bir fark ortaya çıktı ve millete büyük bir şaşkınlık yaşattı. Sanki o konuşma bir tehdit veya bir büyü altında yaptırılmış gibi geldi birçoğumuza. Âdetâ Cumhuriyetin ilk yıllarında Bediüzzaman’a “İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm” tesbitini yaptıran bir oyunun benzeri, gizli eller tarafından sahneye konuluyordu.

Bu değişim Sayın Erdoğan’da âni bir şekilde ortaya çıktı ise de, âni bir şekilde gerçekleşmiş olamaz. Ve bunda bütün suçu Erdoğan’ın kendisine yüklemek de herhalde insaflı bir davranış olmayacaktır. Belki de bu günahın büyük kısmını millet olarak üzerimize almamız gerekecektir. Evet, bu millet, içinden çok büyük kahramanlar çıkarmış ve daha nice kahramanlar çıkaracak kapasitede bir millettir. Ancak bu özelliğimiz yanında, insanları putlaştırma gibi beşerî bir özelliğimizin bulunduğunu, bunun yanı sıra her bir insanın içinde yüceltilmeyi çok seven bir nefs-i emmârenin uyanmak için gece-gündüz fırsat kolladığını, her kurtarıcının içinde de bir diktatörün yattığını unutmamalıyız. Hadis-i şerifte “Kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanan kimse Cehennem ateşindeki yerine hazırlansın”[4] buyuruluyor. Bunun sorumluluğunda ayağa kalkanların da bir payı yok mudur? Yine Bediüzzaman’ı hatırlayalım: “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder” demiyor muydu?

Bugünlerde hep Erdoğan’ı dinliyoruz. Televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda, internet sitelerinde hep o konuşuyor. Konuşmadığı hiçbir gün geçmiyor. Kendisini anmadan geçireceğimiz hiçbir âna fırsat vermiyor. Çok şükür, heykellerinin dikilmesine müsaade etmedi. Ama ara sıra karşımıza çıkacak heykeller, onun her an karşımızdan bize parmağını sallayan canlı suretleri kadar etkili olur muydu?

Elhasıl, istesek de istemesek de bir güncelleme içine girmiş bulunuyoruz. Ama güncellenen şey Müslümanlığımız mı, yoksa putperestliğimiz mi, muhasebesini yapmamız gereken nokta işte burası!

 

[1] Bkz. “Darbelere Karşı Onurlu Bir Direniş.” https://yazarumit.com/darbelere-karsi-onurlu-bir-direnis/

[2] Bu noktada insan sormadan edemiyor: Sekiz on sene önceki konuşmalar ortaya dökülecek olsa, meselâ FETÖ’ye güzelleme çekenler arasında ilk sıraları kimler paylaşırdı dersiniz?

[3] Ayrıntı için bkz. https://yazarumit.com/kutlu-dogum-devam-mi-fitneye-teslim-olmak-mi/https://yazarumit.com/hurafat-ehlinin-oyunu-tutmadi-kutlu-doguma-devam/http://www.haberturk.com/mevlid-i-nebi-haftasi-hicri-takvime-gore-kutlanacak-1728855

[4] Ebû Dâvud, Edeb: 151; Tirmizî, Edeb: 13.

İktidarın Ayasofya ile imtihanı

2014 Haziran’ında Ayasofya ile ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yan tarafında Sultanahmet var; önce orayı bir dolduralım, ondan sonra gerisi gelir” şeklindeki sözleri üzerine Son Devir’de yayınlanan yazımızı tekrar hatırlıyoruz:

ÜMİT ŞİMŞEK

“Önce Sultanahmet’i doldurun” sözü bazı ağızlara oldukça yakışan bir sözdür; ancak Sayın Tayyip Erdoğan bunlardan birisi değildir. O, “şeâir”in ne demek olduğunu, Ayasofya’nın bu millet ve bu devlet için ne mânâya geldiğini, bu ulu mâbedin niçin kapatıldığını ve niçin açılması gerektiğini çok iyi bildiğinde şüphe olmayanların birincisidir, yahut bulunduğu mevki itibarıyla öyle olması gerekir. Olsa olsa, çok iyi bildiği birşeyi bir anlık bir gaflet eseri olarak unutmuş veya ihmal etmiş olmanın sonucu olarak böyle bir sözün ağzından çıkmış olduğunu düşünmek istiyoruz. Veya, daha iyimser bir yorumla, Ayasofya açıldıktan sonra herkesin birden ona rağbet edip de Sultanahmet’i garip bırakma ihtimaline karşı böyle bir tedbiri düşünmüştür de diyebiliriz. Fakat ne olursa olsun, bu söz yakışıklı bir söz değildir; bunu söyleyene ise hiç mi hiç yakışmamıştır.

Yahya Kemal Ayasofya’dan yükselen ezan sesini bu devletin iki temelinden biri olarak vasıflandırmıştı. Üzerinde yaşadığımız bu toprakları bir İslâm beldesi haline getiren ecdadın bize emaneti olan Ayasofya’yı tekrar bize emanet edildiği şekle kavuşturmak, sadece devletin değil, bu devlette iktidar sürenlerin de dayanacağı en mühim güç kaynağı olmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati Demokratlara defalarca hatırlatmış ve Ayasofya’yı açmakla pek büyük bir kuvvet kazanacaklarını müjdelemişti. Fakat Demokratlar buna cesaret edemediler. “Etselerdi ne olurdu?” sorusuna madde ve mânâ tarafından bakanlar farklı cevaplar vereceklerdir. Sayın Erdoğan’ın hangi taraftan baktığı iyi bilindiğinden, bu konuda bir hatırlatmayı zâit buluruz. Zaten kendisi de bütün şartların kendi aleyhinde ittifak ettiği ortamlardan geçerek bugünlere gelmedi mi? Onu iktidara taşıyan şey maddî bir güç değildi; şu veya bu kuruluşun veya topluluğun yahut ülkenin desteği de değildi. Bütün bunların toplamından çok daha büyük bir gücü, Sayın Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde hatırlarını sorup gönüllerini aldığı gecekondu sakinlerinin, yoksul ve düşkün kimselerin, temel haklarından yoksun bırakılmış insanların Arş’a açılan ellerinden almıştı. Gariptir ki, bu manzaranın net olarak göründüğü yerden Ayasofya’nın görüntüsü bir hayli bulanık çıkıyor!

***

İktidar kimden gelir, iktidara gelenden ne beklenir? Bunlar, bir mü’minin kitabında cevabı belli olan sorulardır:

“O kimseler ki, kendilerini yeryüzünde iktidara getirdiğimizde namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülükten sakındırırlar. Sonunda bütün işlerin dönüşü Allah’adır.” (Hacc, 22:41.)

Yeryüzünde herhangi bir seviyede bir güce kavuşan salih kimselerden ilk olarak  beklenen şeyin namazla ilgili olması manidar değil midir? Bu İlâhî ihtarın şuurunda olanlar için, mâbedlerin, özellikle dinin sembolü haline gelmiş muhteşem bir mâbedin ibadete kapalı kalması kadar korkutucu birşey düşünülemez.

Fakat Ayasofya söz konusu olduğu zaman, nedense, hiç ummadığımız kimseler, hiç olmayacak şeylerle bizi korkutmaya kalkıyorlar. “Ya Avrupa’yı kızdırırsak?” ihtimaliyle yüreklerimize korku salarak Ayasofya’yı part-time kilise yapma fikrini kurtarıcı bir formül gibi bize sunanları bile çok yakın bir zamanda görmedik mi? Nedense böyle panik çıkarmayı hedefleyen şayialar, Ayasofya’nın açılmaya en yakın göründüğü zamanlarda ortaya salınıyor. Fakat asıl korkulacak şey, böylelerinin korktuğu ve korkuttuğu tarafta değil, onların korkmadığı yerde aranmalıdır. O da, Fatih’in vakfiyesindeki lânet maddesidir. Bu madde, Ayasofya’yı ibadetten alıkoyanlarla beraber, onu açma imkânı elinde olduğu halde kapalı tutanları da şümulüne almaz mı sanıyorsunuz?

***

Başkalarına anlatmakta zorlanacağımız bir gerçeği, bugün iktidarda bulunanlara rahatlıkla hatırlatabileceğimizi umuyoruz:

Bulunduğunuz yere gelmeyi kime ve neye borçlu iseniz, orada kalmanızı da aynı yere borçlu olduğunuzu unutmayın. Sizinle iktidar pazarlıkları yapan veya verdikleri desteğin diyetini isteyenleri kastetmiyoruz; onların size zarar verecek bir güçleri olmadığını onlar da biliyor, siz de biliyorsunuz. Eğer istediklerini iktidara getirip istemediklerini oradan indirecek bir güce sahip olsalardı, sizden önce cömertçe destekledikleri kimseler bugünkü durumlarında olmazlardı. Üstelik, böylelerinin ayyûka çıkmış haksızlıklarına engel olmak sizi zayıflatmak bir yana dursun, daha da güçlendirecektir.

Fakat onlarda ve daha başkalarında olmayan güç, Ayasofya’yı bu millete armağan edenlerin duasında ve bedduasında vardır.

Artık o duayı mı arkanıza alırsınız, yoksa bedduayı mı; bu tercih size kalmıştır.

***

İlk yayın tarihi: Haziran 2014, Son Devir

Erdoğan: Sünneti tartışmak, nesilleri ifsad etmektir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sünneti tartışan birtakım türedi tiplerin ortaya çıktığını kaydederek, “Sünneti tartışma yetkisini kimse onlara vermemiştir” dedi.

İbn Haldun Üniversitesinde düzenlenen Uluslararası Medeniyet Şurasının açılışını yapan Erdoğan, Sünnet üzerinde cereyan eden tartışmaların bir nesli ifsad etmek anlamına geldiğini söyledi.

Cumhurbaşkanının konuşmasından konuyla ilgili bölüm aynen şöyle:

“Şu anda birçok insanlar çıktı, türedi. Bu türedi tipler Sünneti ciddî mânâda tartışır hale geldiler. Bu tartışmaların özellikle ülkemizde yapılması, bizler için ciddî mânâda bir üzüntü sebebidir. Şunu açık, net söylemek zorundayım. Hoca olmak, ahkâm kesmek yetkisini kimseye vermiyor ve dolayısıyla sevgili Peygamberimizin sünnetini tartışma yetkisini de onlara vermiyor. Bu tartışmaları açmak, aslında bir neslin ifsadı anlamınadır. Ve bu nesli ifsad etme hakkını da kimse onlara vermemiştir. Kendileri de böyle bir tarzla siyasetin içerisine giremezler, girerlerse bedelini onlar da ağır öderler.”

Konuşmasının devamında “bir medeniyetin ihyası hareketinin içinde olduklarını” belirterek şunları söyledi:

“Medeniyetin şekillenmesinde bilim ve teknik önemli olmakla birlikte, inancı ve sosyal dayanışmayı ihmal ettiğinde ortaya çıkan şeyin adı, bize göre medeniyet değildir. Bu bakımdan Batı medeniyetinin üslûbu ve ölçüleri ile İslâm medeniyetinin üslûbu ve ölçüleri farklıdır. Meselâ bir şehrin Batı ölçüsüne göre medenî sayılması için, yollarda aydınlatma olması, sokaklarda çamur bulunmaması gibi görünür özelliklere bakılır, halbuki İslâm’ın ölçüsüne göre bir şehrin medenîliğinin işareti, meselâ kapı kilitlemeden dışarı çıkılabilmesi, ihtiyaç sahibi herkese el uzatılması, sokak hayvanlarına dahi şefkatle davranılması demektir. Bizim medeniyetimizde medenîlik budur.”

“Heykel bizim değerlerimize ters!”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, heykel dikme meraklılarını kesin bir dille uyararak, “Bu bizim değerlerimize terstir” dedi.

Heykel yerine hizmete yönelik eserler dikilmesini isteyen Erdoğan, “Bundan sonra kimse bu yola tevessül etmesin” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı bu konuda aynen şunları söyledi:

“Şahsımın heykelini ve benzerlerini yapmışlar. Tabii bunu duyunca ben çok çok üzüldüm. Bu bizim değerlerimize terstir. Ben ne heykelimin dikilmesini istiyorum, ne masklar yapılmasını istiyorum ne bu tür görseller yapılmasını istiyorum. Bir defa bunları kaldırttık. Bundan sonra lütfen bu yanlışlara tevessül etmesinler. Heykel değil hizmete yönelik eserleri diksinler. Bunların bizim değerlerimizle çatışan şeyler olduğunu bir defa bilmemiz lâzım. Bundan sonra kimse bu yola tevessül etmesin.”

Cumhurbaşkanının bu sözleri, Bediüzzaman Said Nursî’ye heykeller hakkındaki düşüncesini soran Mustafa Kemal’e Bediüzzaman’ın verdiği cevabı hatırlattı. Bediüzzaman bu cevabında “Büyük Kur’ân’ımızın bütün hücumu heykelleredir. Müslümanların heykelleri ise hastahaneler, mektepler, yetimleri koruyan yurtlar, mâbedler, yollar gibi âbideler olmalıdır” demişti. (Bkz. https://yazarumit.com/kuranimizin-butun-hucumu-heykelleredir/)

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kesin ve sert uyarılarından sonra, denize Fatih heykeli dikeceğini açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve ilçe sokaklarını heykellerle donatan Fatih Belediyesi başta olmak üzere, mahallî yönetimlerin nasıl bir yol takip edecekleri merakla bekleniyor. (Bkz. https://yazarumit.com/putperest-kulturu-belediyelere-nereden-bulasti/)

İki hatıra, iki duruş

Bülent Arınç, 28 Şubat ile ilgili hatıraları arasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek rütbeli bir subayı nasıl azarlayarak susturduğunu anlattı.

MTTB Kültür Müdürlüğünde düzenlenen toplantıda konuşan Bülent Arınç, Erdoğan Başbakan iken yüksek rütbeli bir subayın İmam Hatiplilerle ilgili olarak uygunsuz sözler sarf etmesi üzerine, “Bana bak. Otur oturduğun yerde. Terbiyesizlik yapma, ben de o imam hatip lisesinin mezunu bir delikanlıyım” diye azarlayarak subayı susturduğunu nakletti.

Arınç sözlerine şöyle devam etti:

“Bunlar yaşandı bitti. Herkes haddini bildi. Öyle ağzını açmış kocaman diliyle irtica, yobazlık, imam hatip bilmem ne… Bunları tehlike olarak gören omuzu kalabalık birine, o günün imam hatip neslinin, altın neslinin delikanlısı, ‘Ağzımı açtırma benim, otur oturduğun yerde, kafamı kızdırma, gelirsem sana şöyle yaparım’ diye… Tutanaklardan okuyabilirsiniz.”

***

28 Şubat dönemi deyince, dönemin kudretli paşalarına daha başka kimselerin hitap şekilleri de hemen akla geliveriyor. Meselâ Fetullah Gülen’in Çevik Bir’e yazdığı uzun mektuptaki şu pasajlar gibi:

“Genel Kurmayımız’ın çok değerli İkinci Başkanı Sayın Komutanım,

“Son günlerde medyamızda yeniden gündeme gelen ve yanlışlıkla ismimle birlikte anılan okullarla ilgili olarak, şu birkaç satırla huzurlarınızı işgal edeceğim için yüksek af ve hoşgörünüze sığınıyorum.

“Tamamen Türk eğitim sistemine bağlı olarak faaliyet gösteren bu okullarda eğer, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, bağımsız ve sosyal bir hukuk devleti özelliğinin aksine bir faaliyet varsa, devletimizden önce ben, bu okulların açılmasını teşvik etmiş biri olarak kapatılmalarını teşvik ederim. Eğer, bazılarının iddia ettiği gibi, bu okullarda herhangi bir dış ülkeden veya ülkemize düşman kuruluşlardan alınmış tek kuruşluk destek varsa, zaten hastalıklarla sonuna gelmiş hayatımı bizzat kendi ellerimle noktalarım. Bununla birlikte, devletimiz, zaten kendisinin olan bu okulları dilediği zaman devralabilir. Kaldı ki, bu okullar zaten devletimizin olduğu için, böyle bir devirden söz etmek bile abestir. Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş şanlı ve kahraman ordumuzun seçkin ve şerefli bir mensubu ve Genel Kurmayımız’ın İkinci Başkanı olarak, ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz.

“Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabulünü arz ederim efendim.”

— Fethullah Gülen

***

Milletimizin dinî değerlerine karşı açıkça cephe almış bir komutana bu mektubu yazan zat, edepsizliğe hak ettiği cevabı veren Cumhurbaşkanına karşı saymadık lâf, sıralamadık hakaret bırakmıyor:

Tabii, karşısına çıkarak değil, uzaklarda, çok uzaklarda saklandığı yerden…