Toplumsal cinsiyet ile ilgili olarak yapılan bir bilimsel araştırma, kadın-erkek farklılıklarının “ayırımcılık” olarak değerlendirilmesi sebebiyle, kadının lehine değil, aleyhine sonuçlar doğurduğunu ortaya çıkardı.

Aile Akademisi Derneği ile SEKAM (Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Araştırmalar Merkezi) tarafından yayınlanan ve Psikolog Meryem Şahin ile Dr. Mücahit Gültekin imzasını taşıyan araştırma, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı politika uygulayan ülkelerde kadın ve ailenin durumunu masaya yatırdı.

Araştırmada, şimdiye kadar bu konuda yapılan çalışmaların, toplumsal cinsiyet eşitliği politikası uygulamalarını sadece birtakım sosyal göstergeler üzerinden değerlendirdiği, kadınların bu sonuçlardan memnun olup olmadıklarını ise dikkate almadığı kaydedilerek şöyle deniliyor:

TCE [toplumsal cinsiyet eşitliği] politikalarının sonuçları kadının kendi konumundan memnuniyeti üzerinden değerlendirilmemekte, bir takım sosyal göstergeler üzerinden değerlendirilmektedir. Örneğin kadın istihdamının artması, ya da eğitimli kadın sayısının artması TCE politikalarının iyi uygulandığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşım; “kadın para kazanırsa”, “kadın yönetici olursa”, “kadın siyasete katılırsa”, “kadın erkekle rekabet edecek ekonomik ve sosyal güce sahip olursa” kadının konumunun güçleneceği varsayımına dayanmaktadır. Batı’nın pek çok uygulamasında gördüğümüz gibi öncüller, tanımlar, varsayımlar hiç sorgulanmamakta, bu öncüllerin / tanımların / varsayımların üzerine evrensel politikalar üretilmektedir.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselmeye başlayan kadın hareketlerinin amaçlarını birçok haklı gerekçeye dayandırdığına işaret eden araştırmada, bu gerekçelerin yanlış yorumlanmasıyla çözümden uzaklaşıldığı sonucuna varılıyor:

Kadının ezildiği, sömürüldüğü ve ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulduğu doğruydu. Ama bu sonuçlar ne kadının doğuştan getirmiş olduğu kadınsı özelliklerinden, ne de erkeklerin biyolojik üstünlüklerinden kaynaklanıyordu. Kadının uğradığı mağduriyet, verili sosyal-siyasal-ekonomik düzenin bir sonucuydu. Kadın hareketleri “erkek egemen” ya da “ataerkil” ifadeleriyle vurgulamaya çalıştıkları “sorun erkeklerden kaynaklanıyor” yargısında yanılıyorlardı. Gerçekte erkek egemen yerine “haz egemen” ya da “kâr egemen” düzenden bahsedilebilmiş olsaydı sorunun kaynakları daha iyi görülebilecekti.

Araştırmayı yürüten Şahin ile Gültekin, bu yanlış teşhisin ülkemizde de çözüm getirmek yerine problemin şekil değiştirerek devam etmesiyle sonuçlandığını şu şekilde ifade ediyor:

Bugün Türkiye de dâhil hala toplumsal cinsiyet eşitliği adına uygulanan politika, kadınların erkekler üzerinden tanımlanması ve erkeklerle yarıştırılması gibi patolojik bir kurgu üzerinden yürümektedir. Bu sebeptendir ki, kadınların sorun ve mağduriyetleri bundan 100 yıl öncesine göre sadece form değiştirmiş bir şekilde devam etmektedir. 10 yıl önce “kocamızdan çekiyoruz” diye feryat eden kadınlar bugün de “mobbing”den ve “patron”larından şikâyet etmektedirler. “Evlerde ücretsiz köleliğe, ev hanımlığına hayır” sloganlarıyla yürüyen kadınlar, bugün de “eşit işe eşit ücret” sloganıyla, “patronlar bizi sömürüyor” sloganlarıyla yürümeye devam ediyor.

Kapitalist ekonomik sistemin ve neoliberal politikaların “kadın” üzerinden birtakım hesaplar yaptıklarını kaydeden araştırmada, “Bu hesapları göremeyen kadın hareketleri, kadını yeni acılar yaşayacakları maceralara sürüklemektedir” deniliyor.

Erkek ve kadın arasındaki rekabet ve husumete dayalı bu anlayışın kadınlara biçtiği rolün kadınları mutlu etmediği de çeşitli araştırmalara dayanılarak şu şekilde dile getiriliyor:

Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları kadını yanlış yönde motive etmekte ve kendi doğasına ters bir rekabetin içine sürüklemektedir. Kadın yine acı çekmekte, yine kendisine yüklenen rolü oynamanın verdiği bedeli ödemektedir. Feminist Economics’te yayınlanan bir makale, ABD’de yüksek eğitimli kadınların eve dönmeye başladığını ve kariyeri değil, tam zamanlı anneliği tercih ettiklerini söylüyor ve bunun nedenlerini anlamaya, analiz etmeye çalışarak bu durumu “anne etkisi” kavramıyla açıklıyor. Türkiye’de yapılan bir araştırma da kadınların gerçekte bebekleriyle birlikte olmak istediklerini ama çalışmak zorunda olduklarını ifade ettiklerini ortaya koyuyor. İngiltere’de yeni yapılan bir araştırma ise ev hanımlarının çalışan kadınlardan daha mutlu olduğunu ortaya koyuyor. Bianchi ve arkadaşlarının ödüllü kitapları Amerikan Aile Yaşamının Değişen Ritmi isimli kitapları ise iş ve aile yaşamını uzlaştırmanın zorluklarını ele alıyor.

Toplumsal cinsiyet aktivistlerinin bize önerdiği algıların Batı kültürüne ait olduğunu kaydeden araştırma, onlara şu soruları yöneltiyor:

15 yaşında kızla evlenen bir erkeği suçlu görüp hapse atan, ama 15 yaşındaki bir kızla karşılıklı rızaya dayalı cinsel ilişki yaşamayı, “özgürlük” kapsamında değerlendiren ve buna müdahaleyi suç olarak gören bir kültürün daha doğru bir toplumsal cinsiyet eşitliğini temsil ettiğine kim karar veriyor?

Evi, aileyi ve kocayı kadına şiddetin asıl sorumlusu olarak görüp sığınma evleri açan; panik butonu, call-center ve elektronik kelepçe uygulaması başlatan ama işyerindeki şiddetten dolayı patronu ve ofisi suçlamayan, bunu “eğitimle” çözmeye çalışan bir kültürün uyguladığı çifte standart acaba hangi eşitliği, kimin yararına savunmaktadır?

Anne ve babasının kız çocuğuna yaptığı “edep” “haya” namus” gibi uyarıları cinsiyetçilik olarak değerlendirip, kızın özgür iradesine müdahale olarak gören neoliberal kültürün aynı yaşlardaki mankenlerin atacakları adımların bile menajerleri tarafından belirlenmesine niçin ses çıkarmadıkları açıklanması gereken bir çelişki değil midir?

Başörtüyü toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, kadın bedenini denetleme, erkeğin kadın üzerindeki iktidarı olarak gören bu kültür, acaba başörtüsünden dolayı okuldan atılmayı niçin cinsiyet ayrımcılığı olarak değerlendirmemektedir?

Kadınların çalışması konusunda bu kadar istekli olan toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları, kamuda başörtülü çalışmanın yasak olmasını niçin “cinsiyet kalıp yargısı” olarak açıklamamaktadırlar?

Ders kitaplarındaki bütün anne-kadın temsillerinin başı açık, batılı tarzdaki giyimleri acaba bir cinsiyet şemasına, toplumsal cinsiyet kalıp yargısına işaret etmiyor mu?

***

[Devam edecek]

***

Konuyla ilgili diğer yazılar:

https://yazarumit.com/bilim-tarihinin-en-ahlaksiz-deneyi-ve-gunumuzdeki-sonuclari/

https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/

https://yazarumit.com/bati-tarafindan-hacklenmek-2053te-turkiye-nasil-bir-ulke-olacak/

1 YORUM

  1. Tebrik ve teşekkür ediyorum. Hakikaten çok güzel ve “kral çıplak” manasına gelecek bir yazı.
    Cemiyetin, her geçen gün, Batı’nın ürettiği ve toplumu sinsi bir surette dönüştürmeye matuf ortaya attığı yeni kavram ve algıların esiri olduğunu müşahede etmek ve, bu saçmalığa devletin ön ayak olması gerçekten çok acı veren bir vaziyet. Tabu ve fetiş hâline gelmiştir olan, kimsenin ifade etmeye cesaret edemediği, ama kadın erkek herkesin maruz ve mağdur olduğu bir meseleyi açık açık ortaya koyduğunuz için tekrar tebrik ediyorum. İnşaallah, cemiyette benzer bir hassasiyet ve farkındalık teşekkül etmesi temennisiyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here