Risale-i Nur, Risale-i Nur olalı beri böyle istismar görmedi:

Bir örgüt düşünün ki, lideri, kendi tasannuâtıyla etkileyemeyeceği kitleleri etrafında toplamak ve bir arada tutmak için, Üstad’ı ve Risale-i Nur’u bir araç olarak kullanır; fakat Nur talebeleriyle birlikte mahkemeye düştüğü zaman da, idamla yargılanırken iftiharla Nur’a mensubiyetini ilân eden Nur kahramanlarının aksine, hafif bir cezayı bile göze alamaz ve “Nurcu değilim” diyerek paçayı kurtarmaya bakar.

Onun aymazlıkta sınır tanımayan şakirdi ise, Üstad ile birlikte bir ömür boyu çilelerin en şiddetlilerine göğüs germiş talebelerini “Vârislik lâfla olmaz” diye bir kenara atıverir. Ondan sonra da, Üstad Hazretlerinin Denizli hapsindeki o sadık ve fedakâr talebelerine yazdığı mektupları, gırtlağına kadar âdi suçların her türlüsüne batmış örgüt elemanlarına hitaben yazılmış gibi, “Üstad Hazretlerinden size mektup var” diyerek sütunlarına alır.

***

Kur’ân-ı Kerim, münafıklardan söz eden âyetlerinde onların insanlardan eziyet gördükleri zaman mü’minlerden uzaklaştıklarını, mü’minlere bir fetih nasip olduğunda ise “Biz sizinle beraber değil miydik?” diyerek onlara yaklaşmaya çalıştıklarını haber vermiştir. (Örnek olarak bkz. Nisâ, 4:141; Mâide, 5:52-53; Ankebût, 29:10; Hadid, 57:14.)

Bu örgütün metodları ise, münafıkları bile hasetten çatlatacak bir aymazlık sergiliyor:

Sıkıntılı zamanlarda Risale-i Nur ile sanki hiçbir muarefeleri yokmuş gibi davranmayı bir hizmet ilkesi telâkki edenler, Risale-i Nur’un itibar gördüğü ortamlarda ise, Nur talebelerinin beraberliğine dahi tenezzül etmeksizin, doğrudan doğruya “Siz de kimsiniz?” diyebiliyorlar – hem de bu iman hizmetini bugüne kadar sırtlarında taşımış en ön saftaki kahramanları dahi tahkir edecek kadar yüzsüzlükle!

***

Fakat aymazlıklar ve yüzsüzlükler yalanları ve sahtecilikleri hakikat haline getirmiyor. Zira Denizli kahramanlarının kim olduklarından, hangi dâvâya hizmet ettiklerinden ve hangi uğurda o dayanılmaz çilelere göğüs gerdiklerinden herkesin haberi var. Herkes biliyor ki, bunların şimdi “Üstad Hazretleri” diyerek mensubiyet taklidi yaptıkları Hazret-i Bediüzzaman, bu mektupları işte o kahramanlara ve onların yolunu takip edecek olanlara hitaben yazmıştı.

Bu mektuplar KPSS hırsızlarına yazılmadı.

Bu mektuplar kurban ve himmet paralarını önüne gelen yerde saçıp savurduktan sonra namuslu insanları hırsızlıkla damgalayan hırsızlara, namus düşmanlarına ve haysiyet cellâtlarına yazılmadı.

Bu mektuplar onun lehviyat meclislerinde görüldüğü iddiaları da dahil olmak üzere, Hz. Peygamber hakkında binlerce yalanı pervasızca uydurmayı hizmet ilkesi telâkki edenlere yazılmadı.

Bu mektuplar, Üstad Hazretlerinin yegâne mahkûmiyet sebebi olan tesettür gibi bir İslâm şiârını füruat ilân ederek bu milletin evlâtlarına başlarını açtırmayı hizmet sayan sahte kahramanlara yazılmadı.

Bu mektuplar, ehl-i dünyanın dindarlara her türlü zulmü reva gördüğü zamanlarda ehl-i dünyanın gözüne girmek için kendi kardeşlerini onlara ihbar etmek de dahil olmak üzere her türlü dalkavukluğu yapabilen iki yüzlü hamiyetfüruşlara yazılmadı.

Bu mektuplar muhaliflerini bertaraf etmek için her türlü iç ve dış düşmanla ittifak etmeyi mübah gören iktidar bağımlılarına yazılmadı.

Bu mektuplar, bütün dünyayı kendi devleti aleyhine geçirmeye çalışan ve devletin en gizli sırlarını dış düşmanlara servis eden vatan hainlerine yazılmadı.

***

Aslında bu mektuplarının muhatapları yerine kendilerini koymaya teşebbüs edenler de bu gerçekleri bizim kadar biliyorlar. Fakat çaresizlikleri, onları işte böyle beyhude yollarda medet aramak zorunda bırakıyor. Zira ateş bacayı sarmış, panik en aşağıdan en yukarıya kadar örgütün her köşesini kuşatmış durumda. Büyükbaşlar kaçıp kurtuluyor; garibanlar ise içeride gün sayıp duruyor. Onları itirafçı olmaktan alıkoyacak birşeyler lâzım olduğunda ise, hocalarının lâf salataları, boş vaadleri ve beddualarının bir işe yaramadığını er veya geç herkes sonunda anlıyor. Bu durumda, Nurcu taklidi yaparak avunmak veya avutmak, yine elde kalan yegâne çare olarak görülüyor.

***

Fakat bu arkadaşlar büsbütün ümitsizliğe kapılmasınlar.

Eğer Risale-i Nur’da kendilerinden söz eden birşeyler arıyorlarsa ve bu arayışlarında gerçekten samimi iseler, böyle pek çok bahis bulabilirler. İşte, onlara yardımcı olmak üzere, birkaç pasajı nümune olarak buraya alıyoruz:

***

Mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki: Büyük kardeşine veyahut Üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünki derler: “Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik Üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar.”

***

Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur’dan ve üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya safiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur’a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nur’a şiddetle sevk ve teşvik ve o dessas münafıkların maksatlarının tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hasıl ediyor. Fesübhanallah!.. Hattâ öyle Nur talebeleri meydana gelmektedir ki, asıl hâlis niyet ve kudsî gayeden sonra — bir sebepolarak da — münafıkların mezkûr plânlarının inadına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur’a vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedaisi olmak zamanıdır.” اَلْحَمْدُ لِلّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Bizim hizmet-i imaniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyanet Riyaseti ehl-i vukuf raporunda: “Risale-i Nur kitablarında siyaseti alâkadar eden mevzular yoktur” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon savcısı da iddianamesinde: “Bedîüzzaman ve talebelerinin faaliyeti siyasî değildir” diye hükmetmiştir. Evet Risale-i Nur şakirdlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesail-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfi gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine imanı kurtarmak davasına hasredeceğiz. Hem bir takım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur.

***

وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ  âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.

İşte bir ehl-i kemal, kâmilane, şu âyetin çok cevahirinden bir cevherini şöyle tabir etmiştir:

Muin-i zalimîn dünyada erbab-ı denaettir
Köpektir zevk alan, sayyad-ı bîinsafa hizmetten.

Evet, bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor. Böyle mübarek bir gecede, mübarek bir misafirin, mübarek bir duada iken, hafiyelik edip, güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin mealindeki tokada müstehaktır.

***

İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârane halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î-küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder.

Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir, ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır; çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani, bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlûp eder. Kardeşlerim hakkında en ziyade korktuğum, bunların bu zayıf damarından ehl-i ilhadın istifade etmek ihtimalidir. Bu hal beni çok düşündürüyor. Hakikî olmayan bazı bîçare dostlarımı o suretle çektiler, manen onları tehlikeye attılar.{ (Haşiye): O bîçareler, “Kalbimiz Üstad ile beraberdir” fikriyle kendilerini tehlikesiz zannederler. Halbuki ehl-i ilhadın cereyanına kuvvet veren ve propagandalarına kapılan, belki bilmeyerek hafiyelikte istimal edilmek tehlikesi bulunan bir adamın, “Kalbim safidir. Üstadımın mesleğine sadıktır” demesi, bu misale benzer ki: Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor; hades vuku buluyor. Ona “Namazın bozuldu” denildiği vakit, o diyor: “Neden namazım bozulsun, kalbim safidir.”}

***

Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, Sözler’in kıymetlerinin tenzilini arzu eder tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.

***

Evet bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur’a hücumları zamanında onlara karşı tedafü’ vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek, büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur.

***

Bir de, Nur talebelerinin idam tehdidi altında yaptıkları savunmalarda Üstadlarını ve Risale-i Nur’u kahramancasına savunan müdafaaları var ki, bunlar, pabucu pahalı görünce “Nurcu değilim” deyip işin içinden sıyrılıveren kâğıttan kaplanlarla aradaki farkı pek bariz şekilde ortaya koymaktadır. Bir kitap hacmini bulan bu müdafaalar bütün Nur talebelerinin malûmları, hattâ kısmen ezberleri olduğu için, sadece hatırlatmakla iktifa ediyoruz.

Şimdi nümune olarak yukarıya aldığımız pasajları Aymaz efendi bir zahmet baştan sona okusun ve kendi sorusunu kendisine soruversin:

“Şu sözler, bugün yazılmış gibi değil mi?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here