– 19 –

Dertlerin dermana, ağlamaların gülmeye dönüşmesi, Bediüzzaman’ın eserlerinde uzun uzadıya anlatılmaktadır; bu tasvirler, belki kendi başına bir kitap hacmi içinde incelenmeye değer bir bahis teşkil eder. Bundan başka, bir de insanın iç âlemine yönelerek orada derinden derine incelemeye girişmesi, zaaflarını ve yaralarını teşhis edip bu konuda — yine Kur’ân’dan çözüm arayarak — bir tedavi çabasına girişmesi gibi hususlar da vardır ki, bunlar da aynı muhteva içinde incelenebilirler. Burada bizim dikkat çekmeye çalıştığımız şey ise, Bediüzzaman’ın bakış açısı ve yöntemidir. Bu yöntemde, probleme tam cepheden hücuma geçmek, onu inceden inceye araştırmak ve anlamaya çalışmak ve ondan sonra çözüm için Kur’ân’a yönelmek vardır. Ne tasvir edilen acılarda, ne de onları izleyen sevinçlerde en küçük bir taklit izi yoktur; bunların hepsi bizzat tecrübe edilmiş, yaşanmış, doğruluğu bilfiil denenerek anlaşılmıştır.

Araştırma ve deney metodu

İşte, Risale-i Nur’dan dersini alan bir kimseden de beklenecek bundan başkası değildir. Bir Risale-i Nur talebesi, “makbulât” kabilinden hükümlerle hareket eden, yani, Üstadının veya bazı büyük zatların “doğru” dediği şeyi onlar böyle dediği için doğru bulan, onların “güzel” dediğini beğenen ve “yanlış” dediğini otomatik bir şekilde reddeden, böylece kabul ve redlerini reflekslere bağlamış bir taklit ehli olamaz. Barla’ya gelişinden yıllarca önce, Doğu illerindeki aşiretlere “Benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz”[1] sözleriyle hitap eden Bediüzzaman, burada da talebelerine ilmin temeli olan deney ve araştırma yöntemini ders vermektedir.

Bir Risale-i Nur talebesi, eğer başka insanların dertlerine çözüm ulaştırmaya hayatını vakfedecekse, önce kendi dertlerini masaya yatırmalı, onları iyice incelemeli, başkalarına sunacağı çareleri de herkesten önce kendi dertleri ve yaraları üzerinde denemelidir. Ancak bundan sonradır ki, Kur’ân’dan alınan devâların etkisi bilfiil yaşanmış ve şifanın hazzı tadılmış olacak, böylece Risale-i Nur Müellifi ile hemhal olunacak ve onun “Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar, benimle aynı duyguları paylaşıyorlar” dediği noktaya gelinmiş olacaktır. İşte bu nokta, başkalarının derdine derman yetiştirme arzusunun karşı konulmaz bir iştiyak halini aldığı noktadır.

IMG_4064-a

Uyuşturulmuş acılar

Kur’ân’ın nurundan hariç bir surette kâinata bakıldığında görünen manzara ile ilgili olarak Bediüzzaman’ın uzun uzadıya giriştiği tasvirler, gerçekte, günümüz insanlarının büyük çoğunluğunun dünyasını anlatan ifadelerdir. Nereden gelip nereye gittiğini bilemeyen, dört bir yandan tehlike ve düşmanlarla kuşatılmış, istikbali karanlık, geçmişi yokluk, sevdikleriyle bütün ilişkisi bir anlık bir insana her taraftan hücum eden ıztıraplar üzerinde ne kadar durulsa abartılmış olmaz. Bu acıların bütün şiddetiyle hissedilmesine bir engel varsa, o da günlük hayatın meşgale ve eğlencelerinden başka birşey değildir. Zaten bu tür meşgale ve eğlencelerin pek çoğu, insanların dikkatini Kur’ân’ın uyarılarından başka tarafa saptırmak üzere düzenlenmiştir:

İnkâr edenler, “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin; okunurken şamata çıkarın,” dediler. “Böylelikle ona üstün gelirsiniz.”[2]

 

İnsanlardan bir de öylesi vardır ki, halkı bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlencelere müşteri çıkar. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.[3]

Hergün nice insanların ömürleri, bu tuzakların peşine takılmış bir şekilde, nice meşgaleler ve eğlencelerle tükenir, gider. Ve hergün, nice insanların ömürleri, hiç umulmadık bir zamanda ve hiç istenmeyecek bir şekilde noktalanıverir. İşte o an, yıllar boyu bastırılmış acıların, uyuşturulmuş ıztırapların birden bire uyanıp bütün şiddetiyle yaşandığı, bir insan ömrünün bir büyük pişmanlıkla sonuçlandığı andır. Ebedî bir âlemde ebedî bir mutluluğu kazanmak için bu dünyaya gönderilen insan, nice Boğaz villalarını, nice saltanatları, nice dünya egemenliklerini gölgede bırakacak bir mülk ve saltanat fırsatını eliyle itmiş, daha da kötüsü, kendisini Yer ve Gökler Rabbine dost yapacak nice imkânları hebâ ederek bunların yerine kendisini ebedî bir felâketin kucağına atmıştır.

“Bir genç dinsiz olmuş”

Hergün nice hayatların böyle pişmanlıklar içinde noktalanışını bizim görmemize yine hayatın meşgaleleri ve eğlenceleri engel olur. Burada, gaflet perdelerinin tümünü birden delip geçecek keskin bir bakışa ihtiyaç vardır ki, hebâ olan şeyin bir insan ömrü olduğunu, bir insan ömrünün de bir kâinat demek olduğunu görsün, hissetsin ve bilfiil yaşasın. Güz mevsiminde solan çiçeklerin ve ölen böceklerin acısını onlarla beraber insana yaşatan bir yaklaşım, bir insanın yaşadığı ebedî felâketin şiddetini de doğru bir şekilde ölçülmesine imkân verecek bir yaklaşımdır. Bir başka Risale-i Nur talebesi, Zübeyir Gündüzalp, böyle bir durumda hissedilmesi gereken şeyi, bir cümle ile özetler:

Teessür ve ıztırap karşısında kalpten bir parça kopsaydı, “Bir genç dinsiz olmuş” haberi karşısında, o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.[4]

[Devam edecek]

[1]  A.g.e., 1940.

[2]  Kur’ân, 41:26.

[3]  Kur’ân, 31:6.

[4]  Risale-i Nur Külliyatı, s. 1104.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here